7 Aralık 2013 Cumartesi

Göynük Günlüğüm

Hayatımda binmem gereken trenlere hep geç kalmışımdır. Giden trenin arkasında bakarken acımanın ne demek olduğunu iyi biliyorum.

Gecikmiş de olsa bir tatil yapmam gerekiyordu artık.
Sonbaharım yani en sevdiğim bunun için ideal bir zamandı.

Abant, Göynük, Mudurnu arasında kalsamda Göynük son kararım oldu.

Haremden kalkan Göynük arabası ile düştüm yollara.
Yollar ki benim en sevdiğim... tefekkürümün en lezzetli anları. Hele ki yeşile doğru yol aldığınız bir yolculuk ise bu...


Sonbaharda ağaçlara baktığımda kırmızıdan sarıya, mora, yeşile kadar her rengi görüyorum. Onların zikrullahını duymak, düşünmek, hayret yaylasında gezinmeye benziyor. Doğaya ve yol manzarama baktıkça bir kere daha doğru bir karar verdiğimi teyit ediyorum. İçim açılıyor, ciğerlerime oksijen kaçıyor. Gözlerim zevke dalıyor.



Derken Göynük arabasında, yanında oturduğum teyzem sohbete giriyor. ''Nerelisin?, kimsin?...'' gibi türlü sorular...
Ziynet teyze, Göynük halkından. Kalacağım konağın sahipleri de onun yeğenleriymiş. Oldukça küçük bir yere gittiğimi o an anlıyorum.
Ziynet teyzemle sohbetimiz koyulaşıyor.
Yüzündeki nura bakmaya doyamadıklarımdan o da...
Ziynet teyze öyle geleneksel bir müslüman da değildi keza...
Maaile hafızlarmış. Hafız bir baba ne çok anlamlar teşkil ediyordu bir ailede ya Rabbi...
Mola verdiğimiz bir namaz arasında aklıma birşey takılıyor. Hafız amcalarımız genelde tariklere karşı biraz soğuk dursada acaba Ziynet teyzenin bir yolu var mıydı?
Soruma aldığım cevap karşısında bir daha çıktım hayret vadisine... Büyükler gerçekten çok büyüktü. Ve asla evlatlarını yolda yalnız koymuyorlardı. Hamd ve şükrü dilime zikir ederek yola devam ettim.

Otobüs Göynük terminaline yanaştığında elime sıkıca yapışmış şekilde buldum Ziynet teyzeyi. ''Bırakmam'' diyordu. Gerçekten bırakmadı da. Eşyaları bırakır bırakmaz sofra kurma telaşına düştü. O sofrayı kurmaya çalışırken kapılar çalıyor ikramlar geliyordu. Bu sefer Ziynet teyzeme hayret vadisine doğru yolculuk gözükmüştü. ''Ne nasiplisin be yavrum sen'' diye sayıklayarak düşünceye daldı. Duruyor duruyor bu fakire dua ediyordu. Misafir olan ben, sofrasına gelen ben, dua alan yine ben... Subhanallah...

Yemek sonrasında Ziynet teyze beni bırakmak istemiyor bir başına yaşadığı evinde misafir etmek istiyordu ancak konağın müşterisini alarak tepki görmekten de çekiniyordu. Bunun mümkün olmadığını ellerinden öperek izah ettim güzel nineme. Sonra geleneksel Göynük kıyafetini giyerek beni konağa teslim etmek üzere çıktık Ziynet ninenin evinden...


Göynük'ün geleneksel giyimi bu şekilde. Şalvar üzerine bu şekil bağladıkları bir örtü. 
Ne acı ki yeni jenerasyondan kimse bu geleneği yaşatmaya yanaşmıyor. Artık bu kılıkta sadece yaşlı nineler dolaşıyor Göynük ve civarında...

Caferler Konağı (kaldığım konak) kaymakamlığa ait işletmesini evli bir çiftin yaptığı ,150 yıllık,  restore edilmiş bir konak. Göynük'ün hemen girişinde, çarşı içerisinde, her yere yürüme mesafesinde bir işletme. 3 kişilik odalardan oluşuyor. diğer konaklardan farkı ise her odanın içersinde eski köy evlerindeki gibi gardrobun içerisinde özel lavabolarının oluşu... Her anlamda Caferler Konağı yine yine yeniden tercih edilesi bir mekan Göynük'de.

Yolun ve hayretler vadisinin yorgunluğuyla o günü akşam ediyor ve odama çekiliyorum. 

Ertesi gün kahvaltıda konakta kalan diğer İstanbullu  Hamza amca ile tanışıyorum. 60 yaşlarında bir istanbul beyefendisi...
Seyahatim kafa dinlemek ve kimsesizlik üzerine amaçlansa da anlıyorum ki bu sefer benim girişkenliğimden ötürü değil Göynük halkının sıcakkanlılığından bu amaca ulaşamayacak. ''Olsun'' diyor nasibimde olanlara razı geliyorum.
Hamza amcayla tanış olmaya devam ederken İstanbul'dan teyzemin iş arkadaşı olduğu çıkıyor mu ortaya! :)
Ellerim yukarı teslim oluyorum bu akışa...
İSKİ'deki yöneticilerden biri Hamza amca. Görevlendirme ile Göynük'de bulunuyor bir süreliğine...
Kahvaltı sonrası beni alıyor Göynük Belediye Başkanına götürüyor. Belediye deki insanlarla tanıştırıyor. Ziynet teyze den ötürü 'doktor hanım' olan adım, benden önce gitmiş meğer belediyeye :)
Şaşkınlıkla olan biteni izlerken saate bakıyorum; günü yarılamak üzereyim ve ben hala Bolu'nun efendisi, sahibini görmemişim...
Hamza amcaya meramımı anlatırken müsade istiyorum. Hamza amca da rehberliğime talip olarak geliyor peşimden. Beraber Akşemseddin Hazretlerinin makamına gidiyoruz.




Mübareğe yaklaştıkça ağır maneviyatı siniyor üzerimize. Bu gibi büyüklerin karşısına rabıtasız çıkmamalı insan Allah muhafaza...
Göynük'ün merkezinde çarşının tam içerisinde mübarek. Hemen yanı başından bir çay akıyor. Zaten Göynük içerisinden çay geçen su sesli bir kasaba. Tahta köprüler ile bağlanıyorsunuz hep merkeze.


Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin kurduğu Bayramiye tarikatı esnaf ve çiftçi tarikatıdır.
Akşemseddin hazretleri o zamanlar devrinin ilahiyattan tıbba, nahivden musikiye kadar öğrenmiş, fakat bir türlü ruhundaki sususuzluğu gideremediği için yüzünü tasavvufa çevirmiş, kendisine mürşid arayan genç bir alimdir. Nihayet dayanamayıp Şeyh Zeyneddin-i Hafi'nin yanına gitmek için Osmancık medresesindeki müderrisliğini bırakıp yola çıkar; fakat Halep'te bir gece rüyasında bir ucu boynuna geçmiş bir zincirin öbür ucunu Hacı Bayram Veli hazretlerinin tuttuğunu görür ve nasibinin Hacı Bayram Veli hazretlerinden olduğunu anlar; yoldan döner.
Ankara'ya geldiği zaman Hacı Bayram-ı Veli hazretlerini müritleriyle ovada mahsul toplarken görür. Yanına yaklaşır; fakat iltifat görmez. Aldırmayarak işe girişir; yemek zamanına kadar şeyhin müritleriyle beraber çalışır. Yemek vakti olur. Hacı Bayram Veli hazretleri kendi eliyle aş dağıtır. Fakat Akşemseddin'in çanağına ne burçak çorbası, ne yoğurt koyar; artan aşı da köpeklerin önüne döker. Akşemseddin hazretleri darılıp gideceği yerde şeyhin kapısının köpekleriyle ve onların çanağından karnını doyurur. Bu alçakgönüllülük, bu teslimiyet üzerine Hacı Bayram Veli hazretleri onu yanına çağırır, müritliğe kabul eder.

Ahmet Hamdi'nin dediği gibi; ''Akşemseddin'in şeyhinin köpekleriyle bir sofraya oturması ancak XV.asır Türkiyesinde görülür.''

Akşemseddin Hazretlerinin yanında Gazi Süleymanpaşa Camii var.

Namaz saatinde Hamza amca ile namaza giriyoruz. Osmanlı kokuyor tüm kasaba gibi bu camii de.

Namazdan sonra Hamza amca ile diğer bir Allah dostunun yolunu tutuyoruz. 
Bazı evliyaları anlatıyor Hamza amca bana; ifşa olduklarında mekan değiştiren (vefat) evliyaları...Tabak Dede yani Debbağ Dede, böyle olanlarından... Mütevazi fakat o denli kokusu yoğun bir zat-ı âli...


 




 Sonrasında yoluma yalnız devam ediyorum. İstikametimde Ömer Sıkkıni Hazretleri var. Onun türbesini görünce de Akşemseddin Hazretlerindeki gibi belki daha fazla bir ağırlığa kapılıyorum. Ömer yada Emir Sıkkıni hazretleri, Hacı Bayram Veli hazretlerinin ikinci halifesi Bayrami Melamiliğinin de piri... Türbesini ve etrafını görünce örtüşmeyi tahayyül ediyorum.



Bunca ziyaret ağır geliyor yüreğime biraz soluğa ihtiyaç duyuyuyorum. Bir banka oturuyor Hacı Bayram Veli Hazretlerini düşünüyorum. Ne büyük iki halife yetiştirmiş.(Akşemseddin hazretleri ve Ömer Sıkkini hazretleri) Sonra Fatihi sonra İstanbul' umu...En çok da ondan ayrı iken düşünülen İstanbul'u...

Tefekkkürüme Akşemseddin hazretlerinin inzivaya çekildiği küçük camisiyle devam ediyorum.

Bu cami Akşemseddin hazretlerinin türbesinden 100 metre ileride.
 
Biraz yukarısında ise Hızır aleyhisselam ile buluştuğu çeşme var. Çeşme diğer yapılara gösterilen ihtimamdan biraz ayrı düşmüş. Bakımsız ve özensiz kalmış. Çeşmeye varmak için oldukça dik bir yokuş çıkıyorsunuz. Yokuş bitiminde fakiri sincaplar karşılıyor :) Şehirde yetişmiş insan olmanın handikapıyla şaşkınlıkla sincap bana ben sincapa bakakalıyorum :) Ama ne mutluluk!

O günün sonuna doğru tekrardan Hamza amca ile buluşuyoruz. Çeşme Camiin'i geçerek beni hürmetle sevdiği bir ağabeyinin evine götürüyor. Babamın tanıma ihtimalini vurgulayarak. Hamza amca da eski ülkücülerden. Bu gittiğimiz Cemil bey amca da babamlar zamanının komiser reislerinden.
Hakikaten Hamza amcanın dediği gibi oluyor. Cemil amca ile ortak ahbaplıklara sahipmişiz. Tanışıklık akabinden sonra birden derin mevzulara yelken açılıyor. Cemil amca istirahate çekildiği Göynük'de bu tarz tartışmaya kimselerle girememiş olmaktan doğan hasret ile illa tartışmak istiyor. Fakat Hamza amca müsade isteyince tartışmamız yarım kalarak kalkmak durumunda kalıyoruz. Hanımı ile evlerinin avlusunun bitimine dek bizi yolcu ediyorlar.
Ne güzel Allah'ım...Orada hala bazı gelenekler devam ediyordu. Ayrılmadan evvel tüm samimiyetiyle ve ısrarıyla  Cemil amca ertesi güne yemeğe beklediklerini söyledi. Ertesi akşama sözleşerek ayrılıyoruz.

Göynük'deki 3. günümün adına 'sohbet günü' diyorum. Sabahından akşamına dek...
O gün, Göynük'lü hanımların gününe bile gidiyorum :)
Göynükte hanımların gayretiyle bir dernek kurulmuş.O hanımlardan bir tanesi de kaldığım konağın işletmecilerinden. Onların yaptıkları güne ısrarla davet ediliyorum. Ve gidiyorum. Kendilerini geliştirmek üzere gayretli, çeşitli hanımlar görüyorum tek bir şey rica ediyorum; aksanlarını bozmamalarını. Modernitenin bedeli olarak; geleneklerin bırakılması hususunda sohbet ettikten sonra müsade istiyorum.


Çarşıdan konağa geçerken kaymakamlığın orada bulunan kütüphane dikkatimi çekiyor. Bahçesinde biraz oturduktan sonra içeriye giriyorum. 


 









Hiç beklemediğim kadar büyük geliyor kütüphane bana. Sonra kitapları incelemeye koyuluyorum. Ve bir kitap; şaheserlerden....
Bir an gördüğüm kitap ile bulunduğum yer arasında bağlantı kuramıyorum. 
Martin Lings'in Kur'an Hat ve Tezhibinden Parıltılar...
 Özenle kılıfından çıkartıyorum. Sayfalarını çevirmeye başladıkça Göynük kütüphanesindeki eserlerin güzelliğini düşünüyorum. Şaşırıyorum. Acaba okuyanları, ilgilenenleri var mıdır?


Her bir sahifede hayranlığım artıyor. Martin Lings...
Sahifeleri çevirirken bu güzelliği bütün sevdikleri görsün istiyor insan. Bu mümkün olamasa da en azından görebilecek olanlara not bırakma fikri düşüyor aklıma:) heyecanlanıyorum. Kütüphane görevlisi görmeden kağıt arıyorum çantamda, fakat nafile... Sadece ajandam var; sayfalarından birini kopartmadan evvel elime bir ders notum düşüyor:) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji notu. İşte budur diyorum:) daha iyisini bulamazdım. İsmimi yazmadan notu bırakıyorum. Kim bulacak acaba diye düşünerek kütüphaneden ayrılıyorum.


Göynük iki vadi arasında bir kasaba. Benim için ise hayret vadisi oluyor adeta....
Konağıma doğru yürüyorum. Hava buz gibi... Acaba İstanbul şimdi nasıldır?..
Kaldığım günler boyunca Göynük hep ayazdı. 4 kattan aşağı giyinmeden dışarı çıkmak çok üşüyenler için imkansız...

Derken akşam oluyor ve biz Hamza amca ile Cemil amcanın evinin yolunu tutuyoruz. Neriman teyzenin hazırladığı muazzam bir sofra ile karşılaşıyoruz. Yemek sonrası hararetli bir tartışma yeniden bizi bekliyor. Her şey konuşuyoruz. Siyaset, sağ, sol, din, tasavvuf, ehli beyt... Ve tartıştığımız hemen hemen her konuda belli bir sapaktan sonra keskin bir şekilde ayrılıyoruz Cemil amcadan. O akşam belli etmese de Hamza amcada da müthiş bir birikim olduğunu farkediyorum.
Müsade isteyip kalktıktan sonra o gece dilime bir dua düşüyor: '' Ya Rab beni ilmin kör kuyusunda kendimle başbaşa bırakma!'' amin...

Gezmek için artık ertesi gün son günüm. Göynük'e 1 saat mesafede olan Mudurnu kasabasını görmek üzere sabahın erken saatlerinde yola çıkıyorum. 
Mudurnu hepimizin aklına tavuk şeklinde kodlanmış değil mi :)
O kodlanan markanın kasabasıymış zaten. Erpiliç'in sahiplerini Göynük'de görünce de o denli şaşırmıştım. Bu bölgede tavukçuluk ve kümes hayvancılığı ile geçim sağlandığını anladım.


Otobüsten iner inmez kasabayı turlamaya başlıyor, kasabanın gezilecek yerlerini soruyorum. Fakat çok tatmin edici cevaplar alamıyordum. Yek cevap kafamı kaldırdığımda görünen saat kulesi oluyordu. 

Ancak öncesinde aşağıları bitirmek üzere çarşıyı geçip dümdüz yürümeye koyulmuştum. Burası da içerisinden çay akan kasabalardan. Evler Göynük'e benziyor.


Fakat Göynük kadar intizamlı değil.

 






Yola devam edince bir genç kız ileride çınar olduğunu söylüyor. Ne göreceğime dair içsel tahminlerimle dediği yere vardığımda tek bir ağaç görüyorum; çınar ağacı :)

İstemsiz bir gülme alıyor beni. Gezilip görülecek yer olarak bir çınarı tarif etmişti bana o genç kız...
Çınarın yanında bir konak sahibi hanım halimi anlamış olacak ki çay içmeye davet ediyor. 
Hacı Şakirler Konağı 140 yıllık bir konakmış. İşletmeci hanımefendi dokuyu bozmak istemedikleri için bu denli eski kaldıklarını dile getiriyor. Restore ettirmekten yana değil. Bu yüzden Göynük daha güzel duruyor diyor. Haklı...

Çayımı içtikten ve gezebileceğim yerleri öğrendikten sonra tekrardan yürümeye başlıyorum. Güneşli bir gün...


Ve kesinlikle Mudurnu Göynük'ten daha sıcak. Sanırım daha aşağıda kaldığından ötürü. Güneşe karşı oksijeni soluyarak yürüyorum. İlk olarak kent müzesini görüyorum.



Hemen yanında çok hoşuma giden Mudurnu Cafe'yi...

Oradan yavaş yavaş saat kulesi yokuşuna sapıyorum.


Saat kulesinin orada yapraklarını dökmüş bir çınar ne de güzel duruyor.


Burası kasabanın en yüksek yeri; tüm Mudurnu ayaklarınızın altında kalıyor.

Hemen arkamda bir türbe...
Doruk Türbesi

Bir süre Mudurnu'ya baktıktan sonra aşağı inmeye koyuluyorum. Ve beldenin en büyük camisi Yıldırım Bayezid camiine giriyorum.

İnsanın içini ferahlatan bir bahçesi var bu caminin.


Daha girerken ki nezaketi fotoğraflamadan edemiyorum.


Bu camii kolonsuz inşa edilmiş, tek bir hamle ile... Ve ses akustiği muazzammış.

 Hemen yanında meşhur erkekler hamamı var.


 













Büyük camiden sonra kasabanın merkezine başlamış oluyorsunuz . O gün ise meşhur pazar günü, merakla pazara giriyorum. Tüm köy ürünlerini alıp eve gitmek istiyorum ama...
Ne güzel insanlar doğal şeyler yiyip içiyorlar burada.

Merkezde 3 paralel sokak var trafiğe kapalı, dükkanların olduğu. Yalnız hediyelik hiç birşey bulamıyorum bu kasabada. 
Bir esnaf, İpek Yolu festivali zamanı gelmemi söylüyor. Yani Mayıs sonunda. 
Göynük içinde bu geçerliydi.(İnşallah)
Hediyelik birşey bulamasamda magnet koleksiyonuma katkıda bulanabilecek kadar ilerlemiş Mudurnu.

Havanın biraz sertleşmesinden ötürü bir yerde oturmak istiyorum. İki teyzenin işlettiği bir lokantaya giriyorum. Yöresel Kaşıksapı'nı tadmadan gitmek istemiyorum. 
40 yıl yemesem yiyim diye aklıma gelmeyecek olan tavuk elbette Mudurnu'da da aklıma bile gelmiyor:)
Keşli cevizli diye bir tabir var yörenin genelinde. Bol ceviz tüketiyorlar, antepin fıstığı misali, birde bir peynir türü olduğunu zannettiğim meşhur keşleri. 
Kaşıksapı da haşlanmış hamur üzerine tereyağıyla keş ve ceviz ilaveli bir yemek. 
Güzel mi?
Fena değil ama insanın canı çekip de yemek ister mi, bilinmez.

Fakirin payına bu kadar Mudurnu düşmüştü.
Payıma düşenlerle beraber yola koyulduğumda bir enteresanlık olduğunu seziyor fakat bilemiyordum. Otobüs hareket ettikten sonra anladım ki ben yanlış otobüse binmiş, Mudurnu'nun köyüne doğru yol alıyormuşum ;) Son olan Göynük arabasıda yola çıktığını öğreniyor ve değişik atraksiyonlar yaşayarak Göynük arabasına binebiliyorum:)

Göynük'e geldiğimde son yapılacaklar kısmına başlıyorum. Bunların ilk sırasında meşhur Paşazade Lokantasında Göynük'ün yöresel yemeklerini yemek olacak. O kadar gün kalmış olsam da ancak fırsatım olabilmişti.

Ne yersem yiyeyim tatlı olarak tahinli çörek yemem tembihleniyor. Ancak ben tatlıyı aç karnına yiyebiliyordum ? :/

Garsona teslim olmalı insan. Buna hep inanmışımdır hele ki bilmiyorsam mutlaka yardım alırım. Yine öyle yaptım. Paşazade Lokantasının genç çırağını dinleyerek kiremitte sarma ve az mantı yedim. Mantısı değişikti asla kötü denemez. Etli kiremit sarması  da güzeldi. Fakat tahinli çöreği enfesti... Ne var ki yemek sonrasında ne doya doya yiyebilmiş ne de keyif alabilmiştim. Sadece tadına bakabilmiştim.

Lokanta çıkışında kasabaya veda yürüyüşü yapacaktım. Çarşının sokak esnafı kestaneci abla, ''sen hala gitmedin mi'' diye tebessümle karşıladı beni.

Akşemseddin hazretlerinin türbesi akşam çok güzel bir şekilde aydınlatılıyor.



Vedalarımı ettikten sonra konağıma dönüyorum.

Tek bir yerim kalıyor Göynük'te
; Zafer Kulesi...

Sevdiğim şehirlerin en üst tepeleri benim için veda anlamı taşıdığından genellikle şehri, yöreyi terkederken gidiyorum oralara.
Ayrıntılarında gezindiğim yeri tümüyle görmek bir son, bir fotoğraf karesi zihnimde...
Bu yüzden sabah erken kalkıp düşüyorum kule yollarına...



Zafer Kulesi Miili Mücadele yıllarının hatırası. Zafer kazanıldıktan sonra inşaa ediliyor. Bir dönem restore edilmeye çalışılırken elektrik sıkıntısından dolayı yanıyor. Kasabalı kendi evi yanarmışcasına acı hissetmiş o dönem. Sonrasında bakım ve tamiri yapılmış. Yokuş beldesi olan Göynük'ün en dik yokuşlarını çıkarak varıyorum kuleye.
Sabah sporu yerine geçiyor kule yolu, öyle yorucu.



Tüm Göynük'e bakıyorum gözüm alabildiğince, teşekkür ediyorum; insanına, samimiyetine, ağacına, oksijenine...


Kule dönüşü Göynüklü hanımların kurdukları derneğin yönetiminde olan Gürcüler Konağına uğruyorum.


 














Bu konağı yöresel tanıtım merkezi haline getirmiş hanımlar.


 


O çok güzel bahçelerinde ramazanda kasaba halkına iftar veriliyormuş bu kültür evinde.

 

Konağın içerisi de dışarısı kadar güzel. Herşey tarih kokuyor sanki... Yöredeki tüm evleri gezerken atadan ne var ne yoksa toplamış hanımlar ve ortaya muazzam bir kültür evi çıkartmışlar.











Ve dönüş yolundayım yine. Nasıl güzel manzaralı yollardan geçiyoruz böyle. Subhanallah...


Bakmaya doyamıyorum. Sarıya, yeşile, ara tonların hepsi hepsi gözlerimin önünde. Biraz üşüsemde sonbahara değer diyorum içimden. 

Yol boyunca gözlerim hep açık kalsın istiyordum. Ama gözlerimi kapadığımda da yüzüme bir tebessüm misafir oluyor. Onu da bırakmak istemiyorum.Geçen günlerimi düşünüyorum. İyi gelmişti burası bana... 
Aklıma bazı cümleler düşüyor tebessümüm artıyordu...
Teşekkür ediyordum usulca teşekkürler....






15 Kasım 2013 Cuma

Benim Dünyam

Tüm günüm asetik asit ve metanol koklayarak geçti. Ve neticesinde başarısız bir deney sonucuyla karşı karşıya kaldım. 
Kafamı dağıtmak üzere; bazı velilerimin ve dostlarımın özellikle izlemem gerektiğini düşündüğü filmi izlemeye yola koyuldum. Başrolleriini Beren Saat ve Uğur Yücel'in paylaştığı Benim Dünyam filmi....

Gerçekten de kafamı ve dahi gözyaşlarımı dağıtmış bir şekilde eve döndüm.

Bollywood' ı Hollywood' a her zaman tercih edenlerden olmuştum. Kimilerine göre bu tercih film kültürümün çok iyi olmayışından geliyordu. Fakat sade ve basit şeylerdeki derinliği, zevki izah edemiyordum. Hint filmleri insaniydi. Evet hint filmleri ne amerika görselliğine ne de avrupa şöhretine sahipti. Ama sahip olduğu 'insanın şurasına dokunan' diye tabir edilen duygulardı.
Uğur Yücel'de böyle düşünenlerden olacak ki bir hint filmi uyarlaması çekmiş. Ne iyi etmiş! 
Kendisinin ve Beren Saat'in çocukluğunu canladıran Melis Mutluç'un oyunculuğunu izlemeye doyamadım. Filmdeki beklenmedik anlardaki ince esprilerine gülmeye de... Canlandırdığı Mahir öğretmende kendimi bulmaya da....Sonrasındaki Alzheimer halindeki ananeciğimi anımsamaya da; doyamadım...
Kısacası ben Benim Dünyam filmine doyamadım...



Eğitim başka bir şeydi...bambaşka...
Film esnasında kuzularımı hırpalayışımı gördüm. Velilerim ile restleşmelerimi, eğitime sevdalı insanların hallerini, ideallerini...Otistik öğrencilerimi...
Velilerim ve dostlarım neden illa benim bu filmi görmem gerektiğini söylediklerini anladım.Mahir hoca gibi bir hoca olamasamda o kıvamda gittiğimi düşündüklerini gördüm. Sevindim, ümitlendim...

Film sonrasında ise siyah olan bir dünya düşledim.İhsan abimin dediği gibi aslında ne çok insan vardı; göremeyen ve duyamayan. Hakikate gözleri mühürlü, Hakkın söylediklerine sağır...

Teşekkürler Allah'ım...

16 Eylül 2013 Pazartesi

5 Eylül 2013 Perşembe

Aforizmalar


Bugün yanımdaki o suratının ¾ ü iri,kara gözleri olan bebeği düşündüm ta ki o amcayı görene dek…
(Allah’ım tefekkürümü bir ömür eyle…bunu benden hiç,hiç alma. Amin)
İnsanların kalplerindeki artık tamamiyle gözlerinden akıyor. Nefreti de,masumiyeti de, hasedide, fesadıda, aşkı da…. Kalplerimizdekini saklayamıyoruz ne garip… herkes görüyor mu birbirinin gözünden içerini? Suretlerimiz bu sebeple maske olamıyor;  içerisinde gözlerimizi taşırken…

O bebeğinde gözleri konuşuyordu. Ne güzeldi Allah’ım… ne saf, daha çirkinlikler görmeye alışmamış gözler, dünyaya henüz yabancı…ne güzeldi onun o yabancılığını görmek. Hep yabancı kalsan keşke bebek, hiç alışmasan bu dünyaya, buralı zannetmesen kendini...

Çocukların,bebeklerin, ufak, önemsenmez şahsiyetler olduğuna inanmıyorum. Bu sebeple hiçbir çocuğa çocuk muamelesi yapmadım. Çocuk gibi davranılmasını isteyen şımarıkları da oldum olası zaten sevemedim. 'Ufak' dediğiniz, sizin 'çocuktur' diye geçiştirdiğiniz bireylerin gözlerine hiç baktınız mı? Bir kişi insanın içine,en derununa kadar bakabilirken çocuk veya ufak olan kim oluyor acep?
Tüm gün o bebeğin manayı arar gözlerle gözlerimin derinine nasıl indiğini,nasıl sorduğunu,gözlerini gözlerime nasıl işlediğini düşündüm. Neden sürekli gözlük takmak istediğimi, gözlüksüz çıkamadığımı anlarmıydı birileri. Gözlük sevdalısı olmaktan çıkardım beklide böylelikle insanların gözünde… çıkmak için hiçbir şey yapmak istemesem de bir an gerçeği bilseler 'âh bilebilseler' diledim.

Derken bir başka otobüs seyehatim başladı. Bu sefer bir amca…bakamıyorum gözlerine…korkuyorum. Göz göze zaten gelemiyorum. Sadece o başka yerlere bakarken gözlerinden akanları idrak etmeye çalışıyorum. Neden bu kadar kötü bakıyorsun amca? Neden bir nebze merhamet, sevgi akmıyor gözünden? Kör mü oldu gözlerim. Ben mi göremiyorum aslında? Sende mi sabah ki bebek gibi bakardın amcacım. Sende manayı arar gözlerle bakmazmıydın dünyalılara.
Baktığın onlardan(dünyalılar)öteye geçemeyince sende mi dünyalı oldun yoksa? 
Hayat zor amca, yıpratıcı ve de körleştirici. Kim bilir neler yaşadın neler gördün geçirdin. Dünya zaten bunlardan ibaret değil miydi? Dünyanın kelime anlamının 'alçakistan' olduğunu demediler mi sana? Kimse demediyse bile sen düşmedin mi bebekken düştüğün gibi mânânın peşine…
Yoksa az mı ağladın hayatın boyunca? Temizlemedin mi gözlerini yaşlarınla? 
Bilemedin mi amcacım insan ağladıkça temizlenir. Gözlerinde ki kir ağladıkça silinir. İnsan bebekliğinden yaşlılığına kadar geçen evrede daha az ağlamaya başladığı için mi bu kirliliği taşır o halde?
Keşke bakmasan öyle, ununu elemiş eleğini asmışlar gibi baksan keşke… masumca siz bilmezsiniz âh evladım dese seninde yaşlı amcalar gibi gözlerin..
.
Ölmeden önce temizlesin Rabbim gözlerin(m)i, gözlerin(m)den taşanları…gözyaşlarımız adedince; amin...

1 Eylül 2013 Pazar

31 Ağustos 2013 Cumartesi

...

Yalnızlık hasretle vurdu icime. Hasret icin cok erken buldun zamanın akışını. Neden içim ayrılığın hasretiyle kuşanmıştı, bilemedim. Konuşmak için kıpırdadı dudaklarım. Yalnızlık tıkadı kelamımı, açmadan kapandı ağzım. Düşündüm; dili konuşanın kalbi konuşmazmış, kalbi konuşanın da dili konuşmazmış. Kalbimin mırıltılarına bıraktım kendimi. İlk defa anladım kalbin kelamının gücünü ve sınırsızlığını.
Oysa önceleri sohbetlerin gücünü ve kelimelerin büyüsünü bitmez sanırdım. Bana sohbet edebilecek insanlar dilerdim. Yine yanılmış değnek taşım. Şimdi ise yanında susarken gönlümün çağlayanlarını dinleyecek insanlar Istiyorum.
Gönlümde yalınarak gezinmeyenleri, ayakkabıları ile kabul edemiyorum.
Artık milâdı doldu aşksız kelâmların gönül kotamda...

Yalnızların siluetinde gezindim.
Her yer yalnızlıkla tüllenmiş gibiydi.
Her kaldırım taşı yalnızlığı taşıyordu ruhuma.
Yalnızlık ruhumda demini alıyordu.
Kendime baktım. Uzun bir elif gibiydim. Tek başına bir elif. Yere baktım, nokta gibiydi gölgem. İnsan olmak bu değil miydi? Elif olup, elifin oluş sırrı olan noktaya kadem basmak. İşte bu yüzden elif dahi bir suretti belki de sadece bir nokta...
Yalnızlığın sırrında ayak bastım elifin noktasına.
Elif yalnızlıktı.
İnsan yalnızlıkta elif olabilendi...

22 Ağustos 2013 Perşembe

İhvan'ın silahlan(ma)masına dair

Geçen gün tv de İhvan'ın silahlan(ma)masına dair bir tartışma programını izliyordum. İhvan'ın silahlanması veya silahlanmamasına dair iki teoremim vardı. Ve kendime hangi tarafta olduğumu bir türlü izah edemiyordum.
İhvan'ın silahlanmamasına dair tek endişem; kendilerini ve yaptıkları katliamları meşru göstermek adına Sisigillerin yahut, dış güçlerin sahte ve silahlı bir İhvan grubu oluşturma ihtimaliydi. Senelerdir her zaman yapılan strateji yeniden uygulanabilirdi. Türkiye'de Gezi için yapılanın kamuflajı ne kadar masumdu diğmi?aynı onun gibi.
Yine aynı masumiyette 'nefsi müdafa' söyleminde yeni ihvancıları türetebilirlerdi.
O zaman gerçek İhvan kendini, silahsızlığını nasıl ispat edebilirdi?

Bu teoremler üzerine İhvan'ın acaba bir zaman sonra kendisinin mi silahlanması gerekir? diye düşünmeye başladım. Fakat şu asil mücadelenin ruhuna tersdi bu silahlanma işi. Ve İhvan'ı azıcık bilen biri, silahlanmayacağını da tahmin edebilirdi.
Bu varış ekseninde elimden gelen dua etmek, hayrı dilemekti. Teoremimin yanlış olmasıydı.

Ancak bugün Markar Eseyan ve Suheyb Öğüt'ün yazılarından sonra teoremimin kuvvetini görmekten vazgeçtim. Evet kesinlikle artık İhvan'ın silahlanmaması kanaatindeyim. Zira bu bir başlangıç olacak yeni dünya için. 

Suheyb Öğüt'ün o harika tezini paylaşmalı o halde;


Açlık Oyunları: Kaybeden Kazanır

Yakın bir gelecekte Kuzey Amerika kuraklık ve arkasından gelen yangın ve kıtlıklarla zayıflayarak çökmüş; yerini bir başkent ve 12 isyancı eyaletten oluşan Panem adında bir ülkeye bırakmıştır. Bu yeni ülkede her sene eyaletlerden kura ile seçilen ikişer gencin katıldığı 'Açlık Oyunları' düzenlenmektedir. Kısmen eğlence amaçlı, kısmen de halka göz dağı vermeyi hedefleyen bu oyunlar, ayrıca tüm Panem ülkesinde televizyonlardan da seyredilmektedir. 24 farklı 'yarışmacı' bütün televizyon seyircilerinin gözleri üzerindeyken, rakiplerini öldürerek eleme ve hayatta kalma mücadelesi vermektedirler. Aynı eyaletten gelen Peeta ile Katniss, kendilerinden yaş ve kuvvet açısından daha büyük, güçlü ve ömürleri boyunca bu an için eğitilmiş olan rakiplerine karşı ayakta durmaya çalışırlar...
Yer göstericinin intikamını almak istemezdim ama derdimi anlatmak için 'Açlık Oyunları' filminin sonunu anlatmak mecburiyetindeyim. Peeta ile Katniss filmin sonuna doğru bütün rakiplerini nefsi müdafaa neticesinde öldürür ve verdikleri mücadele esnasında birbirlerine aşık olurlar. En başta tek kişinin hayatta kalmasına müsaade edilen oyunda, sonradan, bilhassa ayaklanan bir iki eyaleti teskin etmek için siyaseten bir kural değişikliği yapılır; aynı eyaletten iki kişinin hayatta kalabileceği söylenir. Fakat filmin sonunda tekrardan kurallar değiştirilir, oyun aslına rücû ettirilerek sadece bir kişinin hayatta kalabileceği ilan edilir.
'OYUN'U KAZANIRSAN OYUN KAZANIR
Elbette ki erkeğin özü Peeta, özünün gereği olarak, kendisini Katniss için kurban edeceğini beyan eder. Katniss Peeta'yı öldürüp gönül huzuruyla yarışmayı kazanamayacağını söyler; elindeki zehirli böğürtlenleri Peeta'ya uzatır. 'Güven bana!' der. Artık ikisi de intihar etmeye kararlıdırlar. Oyunu kazanmak da umurlarında değildir. Hâsılı ikisi de tam böğürtlenleri yemek üzereyken oyun yöneticisi 'Durun!' diye haykırır: 'Kuralları tekrar değiştiriyoruz! İkiniz de kazandınız!'
Bu müthiş final, siyasi failler için ibretliktir: 'Oyun'u kazanmaya çalıştığımız sürece asıl kazanan 'Oyun' olmaktadır. Yapmamız gereken şey, 'Oyun'u kazanmak değil zalim 'Oyun'un kurallarını değiştirmek olmalıdır. Bu da ancak 'Oyun'u askıya almakla, onu tamamen reddetmekle, 'Oyun'un belirlediği arzu nesnesini feda etmekle, simgesel olarak intihar etmekle, kendimizi kurban etmekle mümkün olur!
'OYUN'U KURAN 'OYUNCULAR'DIR
Dikkat ederseniz 'Oyun' cüz'î bir failin küllileşmesinden başka bir şey değildir. O da bir faildir. Diğer failleri manipüle etmeye ve kendisini yeniden üretmeye çalışan hırs dolu bir fail. Fakat onu öteki 'küçük' faillerden/yarışmacılardan temyiz eden vasfı onun tam da küçük faillerin/ötekilerin kendi fiilerini yargılarken müracaat ettikleri bir büyük Fail mercii olarak kabul etmeleridir.
Dolayısıyla 'Oyun' tam da Lacan'ın 'büyük Öteki' dediği simgesel/siyasi düzenin ta kendisidir. 'Düzendir' derken aslında mutlak bir düzenden değil, bilakis düzensizliğin, istikrarsızlığın, kararsızlığın, kaosun, istisnanın bir düzen haline gelmesinden bahsediyoruz ('Oyun' boyunca ha bire kuralların değiştiğini hatırlayın). Bu mânâda simgesel/siyasi düzen mutlak bir eksikle, her daim kendisini yok edip sonra da yeniden üreten dahili bir antagonizmayla mâlüldür. Ama yine de sanki bir eksiği yokmuş, mükemmelmiş, kadir-i mutlakmış, kafa tutulamazmış gibi varsayılır. Varsayılır çünkü insanların ona itaat etmesinin temel yolu onun bu şekilde varsayılmasından geçmektedir.
Bizler 'Oyun'a kafa tutmaktansa 'öteki' yarışmacılara kafa tutmayı yeğleriz. 'Oyun'un ancak onun belirlediği arzu nesnelerimizin ('Oyun'u kazanmak) peşinden koşmakla mümkün olan arızî bir küçük öteki olduğunu unutup biz ne yaparsak yapalım değişmeyecek ve her zaman varolacak mutlak bir büyük Öteki olduğunu zannetmeye başlarız.
'Oyun'un en büyük başarısı kendisinin basit bir 'Oyun' olduğu gerçeğini katılımcılara unutturmasıdır. Kendi sınırlarının, kurallarının ötesinde failler için başka bir sahih (otantik) failliğin mümkün olmadığı intibâı uyandırmasıdır. 'Oyun'un ancak ve ancak faillerin fiileriyle vücut bulduğu ve yine onların fiileriyle berhava olacağı hakikatinin üzerini örtmesidir.
MISIR'DA 'OYUN' KURULAMADI
Şayet bu kadar yazdıktan sonra sözü Mısır'da da bir 'Açlık Oyun'u yaşandığına getireceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bugün Mısır'da bir 'Açlık Oyun'u oynanamıyor. Neden mi? Çünkü böyle bir 'Oyun' olabilmesi için bütün 'katılımcılar'ın birbirlerini yok etmeye çalışması lazım. Bir tarafta ötekilerini (İhvan'ı) yok etmeden 'Oyun'u kazanamayacaklarını düşünen ve bu yüzden sivil insanları bile gözlerini kırpmadan öldüren Mısırlı Kemalist darbecilerin; diğer tarafta da şu ana kadar binlerce mensubunu şehit vermesine rağmen hâlâ eline silah almamak için sabırla bekleyen Müslümanların var olduğu bir yerde 'Oyun' moyun kalmaz.
İhvan şu ana kadar kendisini kurban edip 'Oyun'u tamamen redderek onun kurallarını değiştimeyi ve bu suretle 'Oyun'u yok edip mevcut zulmü müstehcenleştirmeyi başarmıştır. Bizlere de başka bir failliğin her zaman mümkün olduğunu; Oyun'un sahih ve salih âmillerin amelleriyle arızî olduğunu göstermiştir.
ALLAH (CC) NE BUYURMUŞTU?
Fakat bunun, İhvan'ın sürekli olarak kendisinin kurban edileceği yeni bir 'Kurban Oyun'un ortaya çıkması mânâsına geleceğini zannedenler yanılıyorlar. İhvan bu 'Oyun'u bozmasını da bilecektir. Bizim temennimiz yeni bir 'Oyun' kurulmadan Mısırlı Kemalistlerin pes etmesi, 'Oyun' yöneticisi olduğunu zanneden Sisi'nin ve onun emperyal abilerinin ortada bir 'Oyun' falan kalmadığını fark edip yaptıkları ve yapacakları her bir katliamın kendi aleyhlerine dönüp kendilerini yakıp kavuracak birer cüz'î cehennem olduğunu idrak etmeleridir.
'Dünya'nın bir 'Oyun' ve eğlenceden ibaret olduğunu yüce Allah (cc) Kur'an-ı Kerim'de bizlere açık açık tebliğ etmiştir. İşte bu 'Oyun' hakikatte kanlı bir 'Açlık Oyunu'ndan, insanların zulmedilmesinden alınan iğrenç bir keyifle inkişaf eden âdi bir eğlenceden başka bir şey değildir. 'Oyun'u oynayanlara yazıklar olsun!

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Yansımalar - Mektup


Bir mektup yazacağım sana bir gün;

''Ey gönlümün sûruru efendim...'' diye başlayacak...

1 Ağustos 2013 Perşembe

Zekat nedir? Kim kime zekat verebilir?

Rabbime hamdolsun ki her ramazan zekat ve fitre sorusu sormak üzere çalan bir telefonum var.
Bir ilim zerresi varsa o çalan telefonlar zerrenin zekatı olsun ya Rab... amin
Bu minval üzere aklıma düştü ki bunu yazmalı bir yerlere, paylaşmalı...

O halde zekat ile başlarsak;

Zekat, Allah'ın şartlı ve arka arkaya sıraladığı 3 ikilinin içerisinde yer alır.

(1-Allah-Peygambere iman

2-Allah-Anne Babaya şükür)

3-Namaz-Zekat farziyeti


O zekat ki, oruçdan önce hicretin 2.senesinde farz olmuştur.


Peki kimler zekât verebilir?

Evi, arabası, 1aylik yiyecegi, temel ihtiyac; giyecegi olan ve 85 gram altını(7bin lirası) kenarda(birikmişte) olana zekat düşer,farzdır. Bu kişi şer'en Allah indinde; zengindir.

Bu miktara 'nisab' denir. Mal varlığımız gibi düşünülse de tam olarak onu anlatmaz.

Zengin olduğu günü muhakkak yazmalı insan ajandaya.

Bir sene sonrasında 1/40 ini verecektir bu zenginliğin.

Sene icinde nisabdaki artis yada azalış dikkate alınmaz. Bir senenin sonunda elinizde ne kadar varsa ona bakarsınız.(7bin ve üstü olmak şartıyla)

Her sene o 7 bini kazandığınız(biriktirdiğiniz)gün; zekat hesabınızı yapacaksınız.


-Borçlu olanlar...
Total mal varlığınızdan borcu düşünce sonunda 7 bin kaliyorsa yine zengin sayılırsınız. Ve zekat verirsiniz.(1/40)


Kimlere zekat verilir?

8 tip insana zekat verilir.
Fakir
Miskin(fakirden de aşağı, hiç birşeyi olmayan)
Borclu(borcu malini gecmis olan)
Yolcu
Cihad edene
Müellefi kulub(-) (Müslümanlığı hoş göstermek adına, dine meyli olana)
Köle(-)

Son iki grup günümüzde pek bulunmamakla birlikte daha ziyade fakir miskin aramamız gerekir.


-Gayrimenkuller(ev,yazlık) ticaret(alım-satım) maksatlı değil ise zekat düşmez. Kirada ise kira üzerinden zekat verilir


Zekatın iki şartı vardır;
-niyet(kalben edilecek verilirken)
-fakirin eline ulaşması

-Ziynetlere(takı-toka altına) zekat düşer(hanımlara)


-Alacaklar(borç verilmiş) nisaba katılır. Borçlu kişi ölmemiş ise, vermekten vazgeçmemiş ise...


Zekatı vermek kurtuluştur. Zekat malın kiridir. Siz temizlemezseniz Allah muhakkak sizden o kiri alacaktır.


Fitre ise; tutdugumuz oruçların noksaniyetini tamamlamak maksadıyla verilir.
Vaciptir.
Zekat kime verilirse fitrede o kimselere verilir.
Asgari düzeyi, bir kişinin günlük karnını doyurabileceği miktardadır.

Diyanet yanlış bilmiyorsam bu sene fitreyi 9bucuk lira olarak belirledi ancak bu asgariyetten ziyade insan kendi yemeğini baz alırsa daha eftal olur.


Bu bilgilerin hepsi her ilmihal kitabında yazmaktadır muhterem kâriler.
Her eve bir 'Mızraklı İlmihal'...


Malı ve parayı istediğime veririm diyor Cenab-ı Hak layık gördüğünden ise sadece %2,5'ini istiyor.

Kurban edelim kurbanlar...

Allah cümlesinin zekatını, fitresini kabul etsin...

Selametle

28 Temmuz 2013 Pazar

Seyreyle Güzel

Alvarlı Efe hazretlerinin ruhaniyetlerinin incinmemesi hususunda gereğini yapmak biz fakirlere düşsün...
''Evliyaullahın sözünü doğru söylemek gerektir'' derler.

Seyreyle güzel kudret-i Mevla neler eyler
Allah’a sığın adl-i Teala neler eyler
Elbet yürüdür fermanını Kadir-u Kayyum
Herkese layık sırr-i tecella neler eyler
Alemleri var eyleyen Allah-u Alimdir
Gözler görecek mihr-i mualla neler eyler
Eltaf-i kadim rahm-i Azim Bari Teala
Kerem-i Kerim şems-i mücella neler eyler
LUTFİ der-i dergah-i İlahi’de sebat et
Nazlı niyaz et Hakk’a temenna neler eyler
 
 (1)HULÂSÂTÜ’L - HAKÂYIK ve MEKTÛBÂT-I HÂCE MUHAMMED LUTFİ
 (Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı)
Dizgi: Damla Yayınevi, Cilt: Güröz Mücellithanesi, Baskı: Mega Ofse, İstanbul- 1966
 
  
Bizim Erkan Oğur'dan dinlediğimiz 'Seyreyle Güzel' ise farklıdır.
Seyreyle Güzel Kudret-İ Mevla Neler Eyler
Allaha Sığın Adl-İ Teala Neler Eyler

Canana Gönül Vereli Ben Candan Usandım
Hem Düşeliden Derdime Dermandan Usandım

Meyl Eylemezem Gayrisine Tevbeler Olsun
Bu Ân’e Değin Ettiğim İsyandan Usandım

Pervane Gibi Yanmağı İster Deli Gönlüm
Her Şam-U Seher Ah İle Efgandan Usandım

Kalmadı Firak Giryesine Sonra Mecalim
Vuslat Dilerem Yarime Hicrandan Usandım

Aşk İle Üns Oldi Gönül Geçdi Siva’dan
Ben Sohbet-İ Nas Ülfet-İ Yarandan Usandım

Çün Zerre Vefa Bulmadım İhvan-İ Zemandan
Şol Yüzleri Dost Özleri Düşmandan Usandım

Vird Edeyim İsmin Hemen Hayret-İ Hakkın
Kesret İle Ünsiyet-İ İnsandan Usandım

Kuddisi’ye Vahşet Golüben Cümle Siva’dan
Der Her Ne Ki Ağyar Var İse Andan Usandım

Yukarıdaki gazel Niğde'li Ahmet Kuddusi Hazretlerine (1769-1848 Niğde -Bor) aittir.
 
 
 
 

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Yine...


Yine bir teravih akşamına hazırlanıyoruz annem ile…ve korktuğum başıma geliyor ; annem ‘’seccade de alalım yanımıza’’ diyor. ‘’Neden?’’ diyorum.  Aldığım cevap, camiye tüm seccade ile gelenler ile aynı doğrultuda; ‘’herkesin(kirli ayaklı)  ayak bastığı yere alnımızı sürüyoruz’…
Bunu kabul edemiyor yüreğim. Evet doğru, hakikaten insanlar kirli ayaklarla basmış olabilirler secde ettiğimiz yerlere. Ancak orası Allah’ın evi değil mi? Allah’ın evine gelen(kirli de olsa) mümin kardeşimin ayak bastığı yere ben alnımı koyamayacaksam… nerede kalır bizim kardeşliğimiz? Bu kadar kıymetli bu alın, bu yüz… kirli yere yüz sürsem ne olur? Belki o kir uğruna temizlenir bu yüz. Belki o ayağı kirli olan şefaatçi olur, belki belki….diye…
İç söylemlerimle camiye varıyoruz.
İlk gün ki gibi değiliz tabi fire vermelere başladık cemaat olarak. Ama yine de cami dolar umuduyla arka saflarda bekleşiyorum derken ezan okuyor bile. Fakat cami hala doldu denemez. Sonra sünnetleri kılmaya duruyoruz. Ardından hoca kamet getiriyor ve ben  önümü ancak görebiliyorum; ilk saf dolu, ikinci saf yarım, üçüncü saf dolu, arkasında 3 saflık boşluk ve arkasında biz!…durumu anlamaya çalışırken hoca ‘’allahuekber’’ diyor bile…
Subhanallah… ne olduğunu anlayamadan farzı da eda ediyoruz ancak selam verdikten sonra bunun böyle olamayacağını söyleyebiliyorum. Yanımdaki teyzem ‘’bozma kalbini devam et, ramazan vakti’’ diyor.
Gerçekten kalbini bozan ben miyim?
Eğer öyleyse de bozmaya devam ediyorum.
‘’Büyük hadisler var ben biliyorum biliyorsam sorumluyum, ilmiyle amel edemeyenlerden olmaktan Allah’a sığınırım teyzecim, müsadenizle’’ diyerek ön saflara koşa duruyorum. Ön saflara ilerledikçe birbirinden yarım ve bozuk saflar görüyorum. Gördükçe içim acıyor.
Sende bize acı ya Rabbi!
Birşeyler yapamaz mıydım bu ahvale?
Yapamazdım…
İnsanlar söz kaldıracak, dinleyecek safhaları çoktan yitirmişler.Heyhat!

Aslında bir yandan da onlara denecek hiç bir şey yok diyorum. Öğretmediğiniz bir şeyi nasıl bekleyebilirsiniz ki. Bize din dersinde Atatürk’ün din ile ilişkisini, dinin çevre ile ilişkisini öğretmenin haricinde, böyle işimize yarayacak çok değil azıcık ilmihal bilgileri verselerdi…bugün bunları konuşmuyor olurduk.
Camide neler yapılır, neler yapılamaz? Bu gibi edepler, mekruhlar, helal ve haramlar birbirine karışmış durumda.
Geçenlerde teyzemin biri ‘’cami de konuşmak çok günah’’ dedi! Sonra yemek-içmek, yatmak günah!
Estağfirullah…
Cami Allah’ın evidir. Ben Rabbimin huzurunda yer, içer(camide hiçbir kırıntısını ve çöpünü bırakmaksızın) uykum gelirse uyurum,(selefiler camide uyumanın mekruh olduğuna inanırlar) çocuksam koşar oyun oynarım. Gençsem gider kitap okur, istirahat ederim. Sonra zikir çeker, ibadet ederim. Haram yemedikten sonra haram iş yapmadıktan sonra bunların ne gibi sakıncaları olabilir?! Hele ki günah! olabilir.
He şunu anlarım insanımızda adap  kuralları konusunda belli bir seviye yakalanamadığı için camide yemek-içmek hususunda titizleniyor din adamları, amenna kesinlikle katılıyorum ancak teyzemler, amcamlar günah diyorlar yeni nesile bunları. Araştırmayan yeni nesilde de bu şekilde kalacaktır diye endişe duyuyorum.
Keşke cami adabı da tvde konuşulsa, kitaplara not düşülse! Bir romana hikaye olsa mesela; imama hangi vakit namazlarında nasıl uyulacağı…
Namazın cemaat ile kılınmasının farz olduğu, yalnız kılmaya ise sadece müsaade edildiği anlatılsa…
Âh keşke…
Amelimiz eksiktir ya Rabbi! Ne yapsak da eksik kalacaktır. Sen camiye gelme, huzuruna varma niyetlerimizi kabul eyle…
Amin…