8 Mayıs 2017 Pazartesi

Safranbolu Günlüğü

Karabük Üniversite öğrencileri için söyleşiye giderken bir günlük dahi olsa gezi planımızı çıkarıyoruz.
Biz de böyle seviyoruz napalım. Her okuduğumuz yeni kitap gibi her yeni gördüğümüz yer yeni bir bilgi getiriyor. Yanında mutlaka güzellikler getirmesi de cabası...

Velhasıl rotamız Safranbolu....
Zelifra'dan geliyor. Oldukça kökenli ve değişmeli bir süreç yaşıyor beldenin ismi.
Safranın bolluğundan en sonunda Safranbolu kalıyor.
Gerçekten her yerde safran ile ilgili bir şey görüyorsunuz.
İlki Safran kolonyası yada sabunları..
(Eski çarşının içerisinde)

Biz buradan sabunlar ve kolonya alarak devam ediyoruz.


Safranbolu'nun en meşhur şeyi olan lokuma sıra gelince onda da safran diyorlar illa. Evvele en iyi yer olan İmren'i buluyoruz, başlıyoruz sırayla tadmaya benim favorim değişmiyor her zaman çifte kavrulmuş. 
Seminerde aldığım hediyelerden biri de SafranTat Lokumlarıydı. O nedenle kıyaslama fırsatım oldu. İmren bir harika dostlar. Özellikle bulamadığımız bir lokumu var gül yapraklı. Çarşı içerisinde bir kahve de ikram edildiği için öğrenebildik bizde. Çok az üretilip hemen bitirilen bir ürünmüş, onu muhakkak yakalayıp istanbula sipariş verdireceğim. Bulursanız kaçırmayın derim...


 Safranbolu'da gezilecek yerlere gelirsek; Eski Çarşı


Tipik fotoğraflarda görülen Safranbolu burası.
Konaklar, dükkanlar, kafeler ve turistlerden oluşuyor.
Tarihi Müzesi; eski kaymakamlık en güzel fotoğraf açısı da buradan yakalanabiliyor. Arkası müzeleştirilmiş cezaevi.
Daracık arka sokakları, çok güzel konakları ve canlı bir ortamı var Eski Çarşının.
Bütün Karabük burada atıyor hasılı.


Ne yenir Eski Çarşıda?

Bizim için önemli bir mesele bu :)
Yeni gittiğimiz her yerde yöresel şeyler yemeğe tercih ediyorsanız sizde bizim gibi.
Kadıoğlu Eski Çarşı'nın en ünlü lokantası.
En ünlü yemekleri de Bükme ve Kuyu Kebabı.
Bükme denilen bir pide çeşidi aslında içinde kıyma soğan ve ıspanak var. Çok da bir esprisi yoktu açıkçası fakat kuyu kebabı çok lezzetliydi şiddetle tavsiye edebilirim.

Eski Çarşıdan sonra gezilecek yerlere başlıyoruz; Krsital Teras

Bu manzaraya baktığın yer yer değil cam :)
Heyecan uyandırıyor bencede. İlk yapıldığında camda çizikler oluşmadığ için ayağınızın altında uçurumu görebiliyormuşsunuz fakat artık öyle değil. yine de sarsıntı meydana geldiğinde etrafınızdaki tedirginliği gözlemleyebiliyorsunuz. Hoş bir anı.

Devam ettiğinizde aşağısının bir kanyon olduğunu görüyorsunuz; Tokatlı Kanyonu. Outdoor eşyalarınız yanınızdaysa harika bir yürüyüş yeri fakat yoksa ciddi sıkıntı. kaç yüz merdiven inip çıktığımızı bile hatırlamıyorum. Laktik asit patlaması yaşıyordum en son.
Oksijene doyuyorsunuz adeta, çok güzeldi.
Kanyonun sonunda at çiftliği denemese de at binebileceğiniz küçük bir parkur var.

Kanyonu da bitiriyor yola koyuluyoruz; Mencilis Mağarasına.
Yine bir dünya merdiven ve tırmanıyoruz yeniden!


Fakat gördüklerim karşısında merdiveni de yorgunluğu da unutuyorum.
Mencilis mağarası 3 milyon yıl öncesine dayanıyor. 6 km uzunluğunda olduğu söyleniyor. Ve içerisi yaz-kış 15 derece. Ne üşütüyor ne terletiyor açıkçası.
İyki gelmişim dediğim yerlerden birini daha yazıyorum.


Yeni yerler görmenin yanısıra yeni şeyler yemek gibi bir tutkumuz var maalesef :)
En iyi ne nerede yenir diye diye geziyoruz. Bükme ve Kebabtan sonra Etli Sarma ve Peruhiyi öğreniyoruz.

Peruhi; içine süzme yoğurt konulan mantı aslında.
İkisininde en iyi adresinin Safran Konak olduğunu öğreniyoruz ve aynen katılıyoruz. Yanında orjinal
al Bağlar Gazozu'da eklerseniz tam yöresel olursunuz.
Yemek sonrası altın vuruş ile kapatıyoruz .

6 Mart 2017 Pazartesi

Reis!

Bazı şeylerin gelişmesi değişmesi icin pek bir fırın daha ekmeğe ihtiyacımız var...
03.03.2017 tarihinde vizyona giren Reis filmine o günün gecesinde koştura koştura gittik. Uzun zamandir beklediğim biyografik bir filmdi Recep Tayyip Erdoğan'ın hayatının anlatıldığı...

Menderes'in idamindan başlıyor film. Menderes'in veda mektubu ki beni aglatmaya, urpertmeye her defasinda yeten de artan... Daha sonra R.T.Erdoğan'ın çocukluğu ile belediye başkanlığı arasında geçişlerle bir film izliyoruz. 
En büyük temennim; benim dahi bildiğim fakat kamuoyuna hic bir zaman duyurulmayan uğradığı suikastlardan bahsedilmesi...ki sonunda bir tanesi; hapishanede uğradığı teşebbüs anlatiliyor filmde.
Filmi izlerken Mustafa Ceceli'den hep bi ümit yüreğimde...şarkısı dilimde, zira gerçekten iyi bir film izlemek istiyorum.
Ama nerde....dedirtirsen bir özeleştiri sarıyor zihnimi. Bazı şeyler olmamış, olmuyor, uzun zaman da olabilecek mi bilemiyorum. 
Yapılan eger sanatsal bir iş ise o cerceve de kalmak gerekiyor. Bir tokat atma sahnesinde alt yaziyla halkin tokadiydi bu denmesi çok yakisiksizdir örneğin. Ben halkim zaten ve oradaki manayi anlayabilecek kapasitem de var ayrica o tokadi atan ben isem elimi gözüme sokmanıza gerek var mı?
Evet doğru bugün R.T. Erdoğan'ın iktidarinin arkasında; bir şiir okumasi bahane edilerek  baltalanmak istenen siyasi hayatı ve pes etmeyişi vardır. Yapılan haksızlık nedeniyle bu halk hapishaneden onu başbakanlığa taşımıştır. Bunları unutmadik...müsterih olabilirler.
Ve fakat artik istedigimiz bir şey var; Sanat-İlim-Bilim...
Yo yo haksizlik yapmiyorum. Biliyorum...memleket diye sevdigimizin nasil derin devlet yapilanmalariyla dolu olduğunu. Tabiri caizse orumcek ağlarının her köşesinde nasıl yuvalı olduğunu, hükümet diye seçtiklerimizin iktidar olup muktedir olamayislarini...hepsini biliyorum fakat 16 yıl sürse de artık bunların bir hükmünün kalmadığını veyahut oldukça zayıfladığının da farkındayım. Muktedir olabilme savaşının verildiğini bildiği için bu halk hep destek oldu bu iktidara.
Ve halk artık yoruldu bu çok net. Bundan sonrasinda aynı desteği halkin iktidardan beklediği de aşikar. 

Film esnasında sıkılıp gidenler mi istersiniz. Homurdana homurdana devam edenler mi?!
Mesaj açık değil mi?

Misal bu filmi bir sanat eseri nezdinde çekebilecek Türkiye'de sanatçı yok❎ buna tamamim. Yok değil var da çekecek zihniyeti olmadığından çekmeyecek filmi, eyvallah... 16 yıllık iktidarda bir sanatçı zihniyeti de olusturamadik ona da peki...(o iş o kadar kolay bir iş değil 100 yıl boyunca ilk olarak sanatçıları ele geçirdiler zihniyet olarak. Sanatçıların evrildiği gün bizim küresel bir güç olduğumuz gündür.. O nedenle daha var o günlere....) 
Bu mazeretlerin hepsini haklı buluyorum ancak yurtdışından bir yönetmene de çektirilemezdi bu film? Yabancı bir ekiple müthiş bir esere dönüştürülmezmiydi yani?
Bu halkı en iyi analizleyen adamlardan biridir R.T. Erdoğan, ve artık halkın ondan istekleri var. Beklentileri var. 
Gelişim desteği istiyor. İlim istiyor, irfan bekliyor. Aptal yerine konulmak istemiyor. Nesil yetiştirilmesini istiyor. Ve bu neslin artık bilimle sanatla yoğurulmasını istiyor. Zira muassır medeniyetler seviyesi ancak bunlarla temin edilebilir bunları biliyor. 
Ve halkın bu beklentileri kesinlikle gecistirebilinecek hükümlerde değil...o filme Reis'i çok seven insanların gittiğine de şahitlik ettim. Ve sonrasında yaşadıkları sükut-u hayali....bu desteklerin karşılığı bu değildir tarzı imaları...buraları iyi okumak lazım. Buralar göz ardı edildiği takdirde Reis'in arkasındaki halk elini çekecek gibi... Bunu Ankara' da umut ediyorum ki görüyordur.

Velhasıl-ı kelam daha çok tam buğday ekmeği payınıza Reis!

31 Ekim 2016 Pazartesi

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi- Majidi

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben nacizane sanat sever bir pozitif bilimciyim. Bu ayrım beynimizin hangi loplarında iddialı olduğumuzu gösterebilmek adına önem taşıyor.

Bundan sonra...

Biz dün, 5 yıl beklediğimiz Mecidi'nin filmini izlerken meğer ortalık baya ayağa kalkar olmuş... Filmi tavsiye edenler ve men edenler şeklinde ciddi bir kutup oluşmuş. 
Filmi izlediğimi sosyal medyada paylaşmamdan sonra hatrı-fikri sayılır insanlarımdan mesajlar almaya başladım... sonrası okumaya koyulmaca oldu.

Öncelikle filmi yeren grupta da öven grupta da önemsediğim yazarlar var. 

İnsanın bu film hakkında çok da kolay k(t)anı oluşturabilmesi mümkün değil. Net!

Bir kere teoloji ilmine sahip olmadan hiç bir din adamı bu filmi yadsıyamaz yada onaylayamaz demiş Yusuf Kaplan. Amenna kesinlikle katılıyorum. Bunu bilmek için de biraz akademik bilgi yeterlidir. Bu yüzden ilahiyatçılardan bilmem kim hocalar onaylamış denmesi benim için de bir anlam ifade etmiyor. Dini perspektiften bakmakla film hakkında olur yada olmaz diyemezsiniz. Her şeyin bir ilmi olduğu gibi sinemanın da bir ilmi var. Ondan da anlamak gerekiyor. 

Film hakkında kendi düşünceme bakıyorum. Bölük hissediyorum kesinlikle. Ne o tarafa ne bu tarafa...

Hatta bir kere daha izlemeye niyetliyim daha farklı perspektiflerle...

Öncelikle Mecidi'nin dünya literatürene geçmiş müslüman bir yönetmen olması bakış açımıza subjektiflik katıyor. Sadece bir Hollywood yönetmeni çekmiş olsaydı filmi farklı olacaktı herşey...
Fakat yine Mecidi'nin şii bir müslüman yönetmen olması işleri karman-çorman ediyor.
Filmin yönetmeni bir şii ise tabiki onun gözünden Peygamberimiz (s.a.v) anlatılacak. Ben bundan doğal bir şey göremiyorum. Basit bir neden-sonuç ilişkisi aslında sadece.
Bir şii inandığı şekilde peygamberini anlatıyor.
Mustafa Akkad kendi inandığı şekilde anlatıyor Çağrı filmini yapıyor.


Tabii aynı Mustafa Akkad hayatının son on yılını Selahaddin Eyyubî'nin hayatını konu edecek bir film için sponsor arayarak geçiriyor ve bu film için İstanbul Büyükçekmece'de bir set kuruyor ancak sponsor bulamadığı için ABD'ye dönüyor!
Bunu da söyleyelim lütfen. (Bence biraz özeleştiri hepimize farz)
O zaman lütfen bir de ehli sünnet peygamberini anlatsın!


Beklediğim itikadi yanlışlıkları müthiş bir filmde izlerken benim içimden sızı geçiyordu. Böyle bir filmi ehli sünnetin çekemeyiş sızısı. Nedeni...
Bu yüzden evet filmde bizim de büyük seslerle AMA!!! dediğimiz yerler oldu.
Mesela Emevi Haşimi durumunun kronolojik olarak yanlış verilmesi gibi...
Ebu Talip'in tebliğ yapması gibi... 
Bunlar filmde bana batan Şia etkileriydi.
Efendimiz s.a.v in saç, el ve hatta kısmi bakışları...sıkıntı doğuran yerlerdi. KABUL
Sonra Efendimizin doğumuyla meydana gelen mucizeler hilaflı bir konudur islamda. Buraya da değmiş Mecidi.
Tabiki değecek-değinecek-batacak daha en başında ayrılıyoruz adamdan Şiilik ve Ehli Sünnet üzere diyoruz. Bundan sonrakiler Şiiliğin gereklilikleri ve Ehli Sünnetin gereklilikleri. Bu yüzden yazılanların kalabalıklarını anlayamıyorum. Daha benim yazmadığım bir sürü sizi- inancınızı rahatsız eden kareler görebilirsiniz filmde. Fakat ben zaten bunu bilerek gitmiştim filme. Kimler Mecidi'den Ehli Sünnete uygun bir film bekliyordu ki?? Bir hristiyan veyahut yahudi çekmiş olsaydı filmi gitmeyecek miydim? Yine gidecektim ne söylemek istemiş diye. Önemli olan filme ne bulmaya gittiğinizdir bence...

İslam tarihini veya peygamberin hayatını Mecidi'den veyahut başka bir yönetmen yazar vs..den öğrenme meylindeyseniz orası bambaşka... 
Asıl gaflet ve konuşulası yer de burası zaten. 
Bizler gördüklerimizi duyduklarımızı araştıran doğruluk derecesini tartabilen müminler olamadık. İslamda buna feraset sahibi mümin deniyor.
Gitmeyelim çünkü biz islam tarihi bilmiyoruz, gitmeyelim çünkü biz siyer dersi hiç görmedik, gitmeyelim çünkü dinler arası diyalog hususlarına dair şerri hiçbir meseleyi irdelemedik. Men eden yazarların eleştirmenlerin korktukları yer tam da burası. İnsanlar dinini ve dahi peygamberini bilmiyor, tanımıyor. Haklılar!
Bu filmde gördükleri her şeyin doğru olduğunu varsayacaklarsa gitmesinler. Evet.

Ben gözünü, dilini sevdiğim bir yönetmenin filmini izlemeye gittim. Görüntü yönetmenini izlemeye gittim. Soundları duymaya gittim ki her biri bir harikaydı.Gittiğime değdi mi diye sorarsanız kesinlikle değdi. Ben zaten Mecidi'den Şia Peygamberi anlayışını anlatacağını bekliyordum onu da bulduğumu söyleyebilirim.

17 Haziran 2014 Salı

Ayşe Şasa Hanımefendimin Vuslatıdır Bugün Mübarek Olsun!


Sadece söz değil yazıda uçar geriye Ah! kalırmış. Hiç bir 'uçan' yazım dün ki kadar yakmadı canımı. Ayşe Şasa hanimefendimin vefat haberini aldığım gün ki hissiyatı yüklemeye çalışmıştım kelimelere... Fakat istenmedi ki tek bir yanlış tuşa basmamla tüm yazım tabiri caizse uçtu. Belî dedik, belî... 

Merdivenler var önümde her basamağında incecik mumlar yanan. Sonunda Ayşe Şasa hanımefendinin dairesi. Yukari çıkmak istiyorum, o sırada apartman görevlisi yaklaşıyor yanıma Ayşe Şasa 'nin artık orada olmadığını söylüyor. Nasıl diyorum nasıl, o hastanede gelecek. Ayrıca kendisinin misafirlerini rutin olarak ancak 14:15 civarlarında kabul ettiğini hatırlatıyor... 

Ve uyanıyorum.
Allah hayr etsin telkinleriyle yüreğim pır pır ediyor. Hemen Ayşe ablanın yattığı hastaneyi aramaya niyetlenirken bir haber geliyor: "Ayşe Şasa Rabbisine kavuştu." Vuslat gerçekleşti yani? Beklesemde rüyanın etkisiyle haber ağırlaşıyor. Şok etkisiyle inna lillah ve inna ileyhi raciun diyebiliyorum. Nasıl? Bu rüyayı neye yoracağım ben şimdi? Vedaya mı?
Gözümü açar açmaz aldığım bu haber ile devam eden bir gün; payimda tefekkür, hatıra ve bir parça sızı...

Küçük bir çocuktum babam kulağıma "bu teyze hasta bir teyzeydi ve kendini tasavvufla iyileştirdi" dediğinde. Tasavvufun ne olduğunu dahi bilmeyen ben onun herşeyi oldurabileceğine inanmıştım. Sonrasında sağlıklı görünen teyzeye bakarak "neyi varmış ki" demistim. "Ruhsal..." diye fısıldamıştı babam. Kendimi ve rabbimi bilme idrakim genişleyince ilk işim Ayşe ablayı tekrar keşfetmek olmuştu. Özellikle Bir Ruh Macerası adlı kitabından sonra evinin yolunu tutmuştum. Beni o meşhur defterine (o deftere birileri de onun kadar değer verse saklansa keşke) ekleyerek ihvanından saymıştı. İlginç seyrû sûlkum onu hayrete düşürmüş ondan sonrasında sık sık görüşmeye başlamıştık. Ta ki akciğerine metastaz yapan habis ile mücadelesinde bitap düşene kadar.


Gördüğü kanser tedavisini anlatırken "sakat bir bacakla yokuş çıkmak bu benim halim elifcim" derdi. Hic unutmuyorum bu sözünü. Farkindaliğini. 'Şizofreni ancak bu kadar farkindalikla ve bu denli teslim oluşla aşılabilir' sohbetimizi hatırlıyorum. İçim sızlıyor. Bir emanetini de bu fakir de bırakmıştı artık. 

Ah! Ayşe ablacım korktuklarindan emin misin şimdi? Teslim ederken emanetini zorlandın mi öyle merak ediyorum ki?



Fatih camiindeydik bugün bütün ihvanı olarak. Nabi Avcı imtihanım olsa da tüm tören boyunca rahmet herşeyden ağırdı. Cenaze namazını biricik şeyhi Ömer Tuğrul İnancer hoca kıldırdı. Safta en çok Muhyiddin Şekür'ü gördüğümde duygulandım...
Defnetmeye Rauf Orbay'in da yattığı aile kabristanina sahrayi cedite geldik. Yolculuk esnasında Gökdemir İhsan abinin bir kaç davranışı vardı ki...O anlarda bir çok şey hücum etti beynime en önemlisi; ne özel şahsiyetlere dokunmuşsun be Ayşe Ablacim oldu. 
Küçük, eski bakımsız bir yer kabrinin zahiri batınine başka inandık. İnsanlar tarafından ihmal edilmiş. Kendinde de öyle değil miydin zaten...
Vasiyetin üzerine bir kaçımız tilavetin bitmesini bekliyorduk. Görevler ifa edildikten sonra kabristan boşaldı. Ve kabrinin başını bizler çevirerek başladık okumalara. Korkmaman için. Hesabında yalnız hissetmemen için. 
Biz o haldeyken bir nezaket sahibi ağlamaktan ve sicaktan halsiz kaldığımızı anlamış olacak her birimize su alıp ikram ediyor. Suyun Rabbine de hamd olsun. Suyu dağıtanın varlığına da.

Özlemden gayrı elem yok bize... 
Tefekkurlerime seni dahil etmeyi, hayret vadilerinde elimi tutarak seyri alem etmemizi. 72 yaşında bir nine ile değilde ilme aç bir genç ile konuşuyorum zannetmelerimi. Yeni bir şey öğrendiğinde heycaninla paylaşmanı.... Ama olsun. Mutmainim. Mütebessim bakıyorum vuslatina. Hemen bir hadis düşüyor dimağima; ölen bir kişinin ardından insanların o kişi hakkındaki ahiret zanlari gerçek üzeredir. Elhamdülillah. Bakıyorum da herkes senin kavusmani aynı eda ve de seda içerisinde karsiliyor.
Çileli yokuslarin bitti ablacim. 
Ödediğin kefaretler, son nefesinde ecrin sana gösterildiginde "değdi" dedirttimi?     
Meşhur koltuklarındaki sohbetlerimiz yetersiz geliyor adıma, senden daha çok daha çok istifade etmeliydim. "Şekerim" ifadelerini daha çok duymaliydim. Sonra efendimin müjdesi su serpiyor yüreğime kişi sevdikleriyle beraberdir. Onlarla hasr olur.Ne guzel bir tesellidir bu.
Rahmet et, merhamet et allahım ona.
Makamını ali olanlardan eyle
Setr isminle muamele et rabbim ona
Korktuklarindan emin eyle onu.

       Ananem samimiyetinde bir fatiha.

7 Mart 2014 Cuma

Göğe bakma durakları...

Hangi kitaptaydi kimin sözüydü
hatirlamasamda çıkmaz yatırımdan; "göğe bakma durakları..."


Kaldırıp başımı uzun uzadiye semaya bakmıstım. Bulutlardan düşen rüzgarın kızı ben, durakları aramıştım. 
Var mıdır gerçekten dinlenme durakları?

Darmıştım. Allah genişletmek istediklerinin bakışlarını göğe çevirmek istemişti demek ki... Bu yüzden indiremedim başımı göklerin sevdasından.
Demek hala darım.  
Acıdıkça anlıyor insan darlığı. Biraz daha mı diyor her seferinde... Çeviriyor başını yine umarsızca bir sonraki göğe bakma durağına...





7 Aralık 2013 Cumartesi

Göynük Günlüğüm

Hayatımda binmem gereken trenlere hep geç kalmışımdır. Giden trenin arkasında bakarken acımanın ne demek olduğunu iyi biliyorum.

Gecikmiş de olsa bir tatil yapmam gerekiyordu artık.
Sonbaharım yani en sevdiğim bunun için ideal bir zamandı.

Abant, Göynük, Mudurnu arasında kalsamda Göynük son kararım oldu.

Haremden kalkan Göynük arabası ile düştüm yollara.
Yollar ki benim en sevdiğim... tefekkürümün en lezzetli anları. Hele ki yeşile doğru yol aldığınız bir yolculuk ise bu...


Sonbaharda ağaçlara baktığımda kırmızıdan sarıya, mora, yeşile kadar her rengi görüyorum. Onların zikrullahını duymak, düşünmek, hayret yaylasında gezinmeye benziyor. Doğaya ve yol manzarama baktıkça bir kere daha doğru bir karar verdiğimi teyit ediyorum. İçim açılıyor, ciğerlerime oksijen kaçıyor. Gözlerim zevke dalıyor.



Derken Göynük arabasında, yanında oturduğum teyzem sohbete giriyor. ''Nerelisin?, kimsin?...'' gibi türlü sorular...
Ziynet teyze, Göynük halkından. Kalacağım konağın sahipleri de onun yeğenleriymiş. Oldukça küçük bir yere gittiğimi o an anlıyorum.
Ziynet teyzemle sohbetimiz koyulaşıyor.
Yüzündeki nura bakmaya doyamadıklarımdan o da...
Ziynet teyze öyle geleneksel bir müslüman da değildi keza...
Maaile hafızlarmış. Hafız bir baba ne çok anlamlar teşkil ediyordu bir ailede ya Rabbi...
Mola verdiğimiz bir namaz arasında aklıma birşey takılıyor. Hafız amcalarımız genelde tariklere karşı biraz soğuk dursada acaba Ziynet teyzenin bir yolu var mıydı?
Soruma aldığım cevap karşısında bir daha çıktım hayret vadisine... Büyükler gerçekten çok büyüktü. Ve asla evlatlarını yolda yalnız koymuyorlardı. Hamd ve şükrü dilime zikir ederek yola devam ettim.

Otobüs Göynük terminaline yanaştığında elime sıkıca yapışmış şekilde buldum Ziynet teyzeyi. ''Bırakmam'' diyordu. Gerçekten bırakmadı da. Eşyaları bırakır bırakmaz sofra kurma telaşına düştü. O sofrayı kurmaya çalışırken kapılar çalıyor ikramlar geliyordu. Bu sefer Ziynet teyzeme hayret vadisine doğru yolculuk gözükmüştü. ''Ne nasiplisin be yavrum sen'' diye sayıklayarak düşünceye daldı. Duruyor duruyor bu fakire dua ediyordu. Misafir olan ben, sofrasına gelen ben, dua alan yine ben... Subhanallah...

Yemek sonrasında Ziynet teyze beni bırakmak istemiyor bir başına yaşadığı evinde misafir etmek istiyordu ancak konağın müşterisini alarak tepki görmekten de çekiniyordu. Bunun mümkün olmadığını ellerinden öperek izah ettim güzel nineme. Sonra geleneksel Göynük kıyafetini giyerek beni konağa teslim etmek üzere çıktık Ziynet ninenin evinden...


Göynük'ün geleneksel giyimi bu şekilde. Şalvar üzerine bu şekil bağladıkları bir örtü. 
Ne acı ki yeni jenerasyondan kimse bu geleneği yaşatmaya yanaşmıyor. Artık bu kılıkta sadece yaşlı nineler dolaşıyor Göynük ve civarında...

Caferler Konağı (kaldığım konak) kaymakamlığa ait işletmesini evli bir çiftin yaptığı ,150 yıllık,  restore edilmiş bir konak. Göynük'ün hemen girişinde, çarşı içerisinde, her yere yürüme mesafesinde bir işletme. 3 kişilik odalardan oluşuyor. diğer konaklardan farkı ise her odanın içersinde eski köy evlerindeki gibi gardrobun içerisinde özel lavabolarının oluşu... Her anlamda Caferler Konağı yine yine yeniden tercih edilesi bir mekan Göynük'de.

Yolun ve hayretler vadisinin yorgunluğuyla o günü akşam ediyor ve odama çekiliyorum. 

Ertesi gün kahvaltıda konakta kalan diğer İstanbullu  Hamza amca ile tanışıyorum. 60 yaşlarında bir istanbul beyefendisi...
Seyahatim kafa dinlemek ve kimsesizlik üzerine amaçlansa da anlıyorum ki bu sefer benim girişkenliğimden ötürü değil Göynük halkının sıcakkanlılığından bu amaca ulaşamayacak. ''Olsun'' diyor nasibimde olanlara razı geliyorum.
Hamza amcayla tanış olmaya devam ederken İstanbul'dan teyzemin iş arkadaşı olduğu çıkıyor mu ortaya! :)
Ellerim yukarı teslim oluyorum bu akışa...
İSKİ'deki yöneticilerden biri Hamza amca. Görevlendirme ile Göynük'de bulunuyor bir süreliğine...
Kahvaltı sonrası beni alıyor Göynük Belediye Başkanına götürüyor. Belediye deki insanlarla tanıştırıyor. Ziynet teyze den ötürü 'doktor hanım' olan adım, benden önce gitmiş meğer belediyeye :)
Şaşkınlıkla olan biteni izlerken saate bakıyorum; günü yarılamak üzereyim ve ben hala Bolu'nun efendisi, sahibini görmemişim...
Hamza amcaya meramımı anlatırken müsade istiyorum. Hamza amca da rehberliğime talip olarak geliyor peşimden. Beraber Akşemseddin Hazretlerinin makamına gidiyoruz.




Mübareğe yaklaştıkça ağır maneviyatı siniyor üzerimize. Bu gibi büyüklerin karşısına rabıtasız çıkmamalı insan Allah muhafaza...
Göynük'ün merkezinde çarşının tam içerisinde mübarek. Hemen yanı başından bir çay akıyor. Zaten Göynük içerisinden çay geçen su sesli bir kasaba. Tahta köprüler ile bağlanıyorsunuz hep merkeze.


Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin kurduğu Bayramiye tarikatı esnaf ve çiftçi tarikatıdır.
Akşemseddin hazretleri o zamanlar devrinin ilahiyattan tıbba, nahivden musikiye kadar öğrenmiş, fakat bir türlü ruhundaki sususuzluğu gideremediği için yüzünü tasavvufa çevirmiş, kendisine mürşid arayan genç bir alimdir. Nihayet dayanamayıp Şeyh Zeyneddin-i Hafi'nin yanına gitmek için Osmancık medresesindeki müderrisliğini bırakıp yola çıkar; fakat Halep'te bir gece rüyasında bir ucu boynuna geçmiş bir zincirin öbür ucunu Hacı Bayram Veli hazretlerinin tuttuğunu görür ve nasibinin Hacı Bayram Veli hazretlerinden olduğunu anlar; yoldan döner.
Ankara'ya geldiği zaman Hacı Bayram-ı Veli hazretlerini müritleriyle ovada mahsul toplarken görür. Yanına yaklaşır; fakat iltifat görmez. Aldırmayarak işe girişir; yemek zamanına kadar şeyhin müritleriyle beraber çalışır. Yemek vakti olur. Hacı Bayram Veli hazretleri kendi eliyle aş dağıtır. Fakat Akşemseddin'in çanağına ne burçak çorbası, ne yoğurt koyar; artan aşı da köpeklerin önüne döker. Akşemseddin hazretleri darılıp gideceği yerde şeyhin kapısının köpekleriyle ve onların çanağından karnını doyurur. Bu alçakgönüllülük, bu teslimiyet üzerine Hacı Bayram Veli hazretleri onu yanına çağırır, müritliğe kabul eder.

Ahmet Hamdi'nin dediği gibi; ''Akşemseddin'in şeyhinin köpekleriyle bir sofraya oturması ancak XV.asır Türkiyesinde görülür.''

Akşemseddin Hazretlerinin yanında Gazi Süleymanpaşa Camii var.

Namaz saatinde Hamza amca ile namaza giriyoruz. Osmanlı kokuyor tüm kasaba gibi bu camii de.

Namazdan sonra Hamza amca ile diğer bir Allah dostunun yolunu tutuyoruz. 
Bazı evliyaları anlatıyor Hamza amca bana; ifşa olduklarında mekan değiştiren (vefat) evliyaları...Tabak Dede yani Debbağ Dede, böyle olanlarından... Mütevazi fakat o denli kokusu yoğun bir zat-ı âli...


 




 Sonrasında yoluma yalnız devam ediyorum. İstikametimde Ömer Sıkkıni Hazretleri var. Onun türbesini görünce de Akşemseddin Hazretlerindeki gibi belki daha fazla bir ağırlığa kapılıyorum. Ömer yada Emir Sıkkıni hazretleri, Hacı Bayram Veli hazretlerinin ikinci halifesi Bayrami Melamiliğinin de piri... Türbesini ve etrafını görünce örtüşmeyi tahayyül ediyorum.



Bunca ziyaret ağır geliyor yüreğime biraz soluğa ihtiyaç duyuyuyorum. Bir banka oturuyor Hacı Bayram Veli Hazretlerini düşünüyorum. Ne büyük iki halife yetiştirmiş.(Akşemseddin hazretleri ve Ömer Sıkkini hazretleri) Sonra Fatihi sonra İstanbul' umu...En çok da ondan ayrı iken düşünülen İstanbul'u...

Tefekkkürüme Akşemseddin hazretlerinin inzivaya çekildiği küçük camisiyle devam ediyorum.

Bu cami Akşemseddin hazretlerinin türbesinden 100 metre ileride.
 
Biraz yukarısında ise Hızır aleyhisselam ile buluştuğu çeşme var. Çeşme diğer yapılara gösterilen ihtimamdan biraz ayrı düşmüş. Bakımsız ve özensiz kalmış. Çeşmeye varmak için oldukça dik bir yokuş çıkıyorsunuz. Yokuş bitiminde fakiri sincaplar karşılıyor :) Şehirde yetişmiş insan olmanın handikapıyla şaşkınlıkla sincap bana ben sincapa bakakalıyorum :) Ama ne mutluluk!

O günün sonuna doğru tekrardan Hamza amca ile buluşuyoruz. Çeşme Camiin'i geçerek beni hürmetle sevdiği bir ağabeyinin evine götürüyor. Babamın tanıma ihtimalini vurgulayarak. Hamza amca da eski ülkücülerden. Bu gittiğimiz Cemil bey amca da babamlar zamanının komiser reislerinden.
Hakikaten Hamza amcanın dediği gibi oluyor. Cemil amca ile ortak ahbaplıklara sahipmişiz. Tanışıklık akabinden sonra birden derin mevzulara yelken açılıyor. Cemil amca istirahate çekildiği Göynük'de bu tarz tartışmaya kimselerle girememiş olmaktan doğan hasret ile illa tartışmak istiyor. Fakat Hamza amca müsade isteyince tartışmamız yarım kalarak kalkmak durumunda kalıyoruz. Hanımı ile evlerinin avlusunun bitimine dek bizi yolcu ediyorlar.
Ne güzel Allah'ım...Orada hala bazı gelenekler devam ediyordu. Ayrılmadan evvel tüm samimiyetiyle ve ısrarıyla  Cemil amca ertesi güne yemeğe beklediklerini söyledi. Ertesi akşama sözleşerek ayrılıyoruz.

Göynük'deki 3. günümün adına 'sohbet günü' diyorum. Sabahından akşamına dek...
O gün, Göynük'lü hanımların gününe bile gidiyorum :)
Göynükte hanımların gayretiyle bir dernek kurulmuş.O hanımlardan bir tanesi de kaldığım konağın işletmecilerinden. Onların yaptıkları güne ısrarla davet ediliyorum. Ve gidiyorum. Kendilerini geliştirmek üzere gayretli, çeşitli hanımlar görüyorum tek bir şey rica ediyorum; aksanlarını bozmamalarını. Modernitenin bedeli olarak; geleneklerin bırakılması hususunda sohbet ettikten sonra müsade istiyorum.


Çarşıdan konağa geçerken kaymakamlığın orada bulunan kütüphane dikkatimi çekiyor. Bahçesinde biraz oturduktan sonra içeriye giriyorum. 


 









Hiç beklemediğim kadar büyük geliyor kütüphane bana. Sonra kitapları incelemeye koyuluyorum. Ve bir kitap; şaheserlerden....
Bir an gördüğüm kitap ile bulunduğum yer arasında bağlantı kuramıyorum. 
Martin Lings'in Kur'an Hat ve Tezhibinden Parıltılar...
 Özenle kılıfından çıkartıyorum. Sayfalarını çevirmeye başladıkça Göynük kütüphanesindeki eserlerin güzelliğini düşünüyorum. Şaşırıyorum. Acaba okuyanları, ilgilenenleri var mıdır?


Her bir sahifede hayranlığım artıyor. Martin Lings...
Sahifeleri çevirirken bu güzelliği bütün sevdikleri görsün istiyor insan. Bu mümkün olamasa da en azından görebilecek olanlara not bırakma fikri düşüyor aklıma:) heyecanlanıyorum. Kütüphane görevlisi görmeden kağıt arıyorum çantamda, fakat nafile... Sadece ajandam var; sayfalarından birini kopartmadan evvel elime bir ders notum düşüyor:) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji notu. İşte budur diyorum:) daha iyisini bulamazdım. İsmimi yazmadan notu bırakıyorum. Kim bulacak acaba diye düşünerek kütüphaneden ayrılıyorum.


Göynük iki vadi arasında bir kasaba. Benim için ise hayret vadisi oluyor adeta....
Konağıma doğru yürüyorum. Hava buz gibi... Acaba İstanbul şimdi nasıldır?..
Kaldığım günler boyunca Göynük hep ayazdı. 4 kattan aşağı giyinmeden dışarı çıkmak çok üşüyenler için imkansız...

Derken akşam oluyor ve biz Hamza amca ile Cemil amcanın evinin yolunu tutuyoruz. Neriman teyzenin hazırladığı muazzam bir sofra ile karşılaşıyoruz. Yemek sonrası hararetli bir tartışma yeniden bizi bekliyor. Her şey konuşuyoruz. Siyaset, sağ, sol, din, tasavvuf, ehli beyt... Ve tartıştığımız hemen hemen her konuda belli bir sapaktan sonra keskin bir şekilde ayrılıyoruz Cemil amcadan. O akşam belli etmese de Hamza amcada da müthiş bir birikim olduğunu farkediyorum.
Müsade isteyip kalktıktan sonra o gece dilime bir dua düşüyor: '' Ya Rab beni ilmin kör kuyusunda kendimle başbaşa bırakma!'' amin...

Gezmek için artık ertesi gün son günüm. Göynük'e 1 saat mesafede olan Mudurnu kasabasını görmek üzere sabahın erken saatlerinde yola çıkıyorum. 
Mudurnu hepimizin aklına tavuk şeklinde kodlanmış değil mi :)
O kodlanan markanın kasabasıymış zaten. Erpiliç'in sahiplerini Göynük'de görünce de o denli şaşırmıştım. Bu bölgede tavukçuluk ve kümes hayvancılığı ile geçim sağlandığını anladım.


Otobüsten iner inmez kasabayı turlamaya başlıyor, kasabanın gezilecek yerlerini soruyorum. Fakat çok tatmin edici cevaplar alamıyordum. Yek cevap kafamı kaldırdığımda görünen saat kulesi oluyordu. 

Ancak öncesinde aşağıları bitirmek üzere çarşıyı geçip dümdüz yürümeye koyulmuştum. Burası da içerisinden çay akan kasabalardan. Evler Göynük'e benziyor.


Fakat Göynük kadar intizamlı değil.

 






Yola devam edince bir genç kız ileride çınar olduğunu söylüyor. Ne göreceğime dair içsel tahminlerimle dediği yere vardığımda tek bir ağaç görüyorum; çınar ağacı :)

İstemsiz bir gülme alıyor beni. Gezilip görülecek yer olarak bir çınarı tarif etmişti bana o genç kız...
Çınarın yanında bir konak sahibi hanım halimi anlamış olacak ki çay içmeye davet ediyor. 
Hacı Şakirler Konağı 140 yıllık bir konakmış. İşletmeci hanımefendi dokuyu bozmak istemedikleri için bu denli eski kaldıklarını dile getiriyor. Restore ettirmekten yana değil. Bu yüzden Göynük daha güzel duruyor diyor. Haklı...

Çayımı içtikten ve gezebileceğim yerleri öğrendikten sonra tekrardan yürümeye başlıyorum. Güneşli bir gün...


Ve kesinlikle Mudurnu Göynük'ten daha sıcak. Sanırım daha aşağıda kaldığından ötürü. Güneşe karşı oksijeni soluyarak yürüyorum. İlk olarak kent müzesini görüyorum.



Hemen yanında çok hoşuma giden Mudurnu Cafe'yi...

Oradan yavaş yavaş saat kulesi yokuşuna sapıyorum.


Saat kulesinin orada yapraklarını dökmüş bir çınar ne de güzel duruyor.


Burası kasabanın en yüksek yeri; tüm Mudurnu ayaklarınızın altında kalıyor.

Hemen arkamda bir türbe...
Doruk Türbesi

Bir süre Mudurnu'ya baktıktan sonra aşağı inmeye koyuluyorum. Ve beldenin en büyük camisi Yıldırım Bayezid camiine giriyorum.

İnsanın içini ferahlatan bir bahçesi var bu caminin.


Daha girerken ki nezaketi fotoğraflamadan edemiyorum.


Bu camii kolonsuz inşa edilmiş, tek bir hamle ile... Ve ses akustiği muazzammış.

 Hemen yanında meşhur erkekler hamamı var.


 













Büyük camiden sonra kasabanın merkezine başlamış oluyorsunuz . O gün ise meşhur pazar günü, merakla pazara giriyorum. Tüm köy ürünlerini alıp eve gitmek istiyorum ama...
Ne güzel insanlar doğal şeyler yiyip içiyorlar burada.

Merkezde 3 paralel sokak var trafiğe kapalı, dükkanların olduğu. Yalnız hediyelik hiç birşey bulamıyorum bu kasabada. 
Bir esnaf, İpek Yolu festivali zamanı gelmemi söylüyor. Yani Mayıs sonunda. 
Göynük içinde bu geçerliydi.(İnşallah)
Hediyelik birşey bulamasamda magnet koleksiyonuma katkıda bulanabilecek kadar ilerlemiş Mudurnu.

Havanın biraz sertleşmesinden ötürü bir yerde oturmak istiyorum. İki teyzenin işlettiği bir lokantaya giriyorum. Yöresel Kaşıksapı'nı tadmadan gitmek istemiyorum. 
40 yıl yemesem yiyim diye aklıma gelmeyecek olan tavuk elbette Mudurnu'da da aklıma bile gelmiyor:)
Keşli cevizli diye bir tabir var yörenin genelinde. Bol ceviz tüketiyorlar, antepin fıstığı misali, birde bir peynir türü olduğunu zannettiğim meşhur keşleri. 
Kaşıksapı da haşlanmış hamur üzerine tereyağıyla keş ve ceviz ilaveli bir yemek. 
Güzel mi?
Fena değil ama insanın canı çekip de yemek ister mi, bilinmez.

Fakirin payına bu kadar Mudurnu düşmüştü.
Payıma düşenlerle beraber yola koyulduğumda bir enteresanlık olduğunu seziyor fakat bilemiyordum. Otobüs hareket ettikten sonra anladım ki ben yanlış otobüse binmiş, Mudurnu'nun köyüne doğru yol alıyormuşum ;) Son olan Göynük arabasıda yola çıktığını öğreniyor ve değişik atraksiyonlar yaşayarak Göynük arabasına binebiliyorum:)

Göynük'e geldiğimde son yapılacaklar kısmına başlıyorum. Bunların ilk sırasında meşhur Paşazade Lokantasında Göynük'ün yöresel yemeklerini yemek olacak. O kadar gün kalmış olsam da ancak fırsatım olabilmişti.

Ne yersem yiyeyim tatlı olarak tahinli çörek yemem tembihleniyor. Ancak ben tatlıyı aç karnına yiyebiliyordum ? :/

Garsona teslim olmalı insan. Buna hep inanmışımdır hele ki bilmiyorsam mutlaka yardım alırım. Yine öyle yaptım. Paşazade Lokantasının genç çırağını dinleyerek kiremitte sarma ve az mantı yedim. Mantısı değişikti asla kötü denemez. Etli kiremit sarması  da güzeldi. Fakat tahinli çöreği enfesti... Ne var ki yemek sonrasında ne doya doya yiyebilmiş ne de keyif alabilmiştim. Sadece tadına bakabilmiştim.

Lokanta çıkışında kasabaya veda yürüyüşü yapacaktım. Çarşının sokak esnafı kestaneci abla, ''sen hala gitmedin mi'' diye tebessümle karşıladı beni.

Akşemseddin hazretlerinin türbesi akşam çok güzel bir şekilde aydınlatılıyor.



Vedalarımı ettikten sonra konağıma dönüyorum.

Tek bir yerim kalıyor Göynük'te
; Zafer Kulesi...

Sevdiğim şehirlerin en üst tepeleri benim için veda anlamı taşıdığından genellikle şehri, yöreyi terkederken gidiyorum oralara.
Ayrıntılarında gezindiğim yeri tümüyle görmek bir son, bir fotoğraf karesi zihnimde...
Bu yüzden sabah erken kalkıp düşüyorum kule yollarına...



Zafer Kulesi Miili Mücadele yıllarının hatırası. Zafer kazanıldıktan sonra inşaa ediliyor. Bir dönem restore edilmeye çalışılırken elektrik sıkıntısından dolayı yanıyor. Kasabalı kendi evi yanarmışcasına acı hissetmiş o dönem. Sonrasında bakım ve tamiri yapılmış. Yokuş beldesi olan Göynük'ün en dik yokuşlarını çıkarak varıyorum kuleye.
Sabah sporu yerine geçiyor kule yolu, öyle yorucu.



Tüm Göynük'e bakıyorum gözüm alabildiğince, teşekkür ediyorum; insanına, samimiyetine, ağacına, oksijenine...


Kule dönüşü Göynüklü hanımların kurdukları derneğin yönetiminde olan Gürcüler Konağına uğruyorum.


 














Bu konağı yöresel tanıtım merkezi haline getirmiş hanımlar.


 


O çok güzel bahçelerinde ramazanda kasaba halkına iftar veriliyormuş bu kültür evinde.

 

Konağın içerisi de dışarısı kadar güzel. Herşey tarih kokuyor sanki... Yöredeki tüm evleri gezerken atadan ne var ne yoksa toplamış hanımlar ve ortaya muazzam bir kültür evi çıkartmışlar.











Ve dönüş yolundayım yine. Nasıl güzel manzaralı yollardan geçiyoruz böyle. Subhanallah...


Bakmaya doyamıyorum. Sarıya, yeşile, ara tonların hepsi hepsi gözlerimin önünde. Biraz üşüsemde sonbahara değer diyorum içimden. 

Yol boyunca gözlerim hep açık kalsın istiyordum. Ama gözlerimi kapadığımda da yüzüme bir tebessüm misafir oluyor. Onu da bırakmak istemiyorum.Geçen günlerimi düşünüyorum. İyi gelmişti burası bana... 
Aklıma bazı cümleler düşüyor tebessümüm artıyordu...
Teşekkür ediyordum usulca teşekkürler....






15 Kasım 2013 Cuma

Benim Dünyam

Tüm günüm asetik asit ve metanol koklayarak geçti. Ve neticesinde başarısız bir deney sonucuyla karşı karşıya kaldım. 
Kafamı dağıtmak üzere; bazı velilerimin ve dostlarımın özellikle izlemem gerektiğini düşündüğü filmi izlemeye yola koyuldum. Başrolleriini Beren Saat ve Uğur Yücel'in paylaştığı Benim Dünyam filmi....

Gerçekten de kafamı ve dahi gözyaşlarımı dağıtmış bir şekilde eve döndüm.

Bollywood' ı Hollywood' a her zaman tercih edenlerden olmuştum. Kimilerine göre bu tercih film kültürümün çok iyi olmayışından geliyordu. Fakat sade ve basit şeylerdeki derinliği, zevki izah edemiyordum. Hint filmleri insaniydi. Evet hint filmleri ne amerika görselliğine ne de avrupa şöhretine sahipti. Ama sahip olduğu 'insanın şurasına dokunan' diye tabir edilen duygulardı.
Uğur Yücel'de böyle düşünenlerden olacak ki bir hint filmi uyarlaması çekmiş. Ne iyi etmiş! 
Kendisinin ve Beren Saat'in çocukluğunu canladıran Melis Mutluç'un oyunculuğunu izlemeye doyamadım. Filmdeki beklenmedik anlardaki ince esprilerine gülmeye de... Canlandırdığı Mahir öğretmende kendimi bulmaya da....Sonrasındaki Alzheimer halindeki ananeciğimi anımsamaya da; doyamadım...
Kısacası ben Benim Dünyam filmine doyamadım...



Eğitim başka bir şeydi...bambaşka...
Film esnasında kuzularımı hırpalayışımı gördüm. Velilerim ile restleşmelerimi, eğitime sevdalı insanların hallerini, ideallerini...Otistik öğrencilerimi...
Velilerim ve dostlarım neden illa benim bu filmi görmem gerektiğini söylediklerini anladım.Mahir hoca gibi bir hoca olamasamda o kıvamda gittiğimi düşündüklerini gördüm. Sevindim, ümitlendim...

Film sonrasında ise siyah olan bir dünya düşledim.İhsan abimin dediği gibi aslında ne çok insan vardı; göremeyen ve duyamayan. Hakikate gözleri mühürlü, Hakkın söylediklerine sağır...

Teşekkürler Allah'ım...