22 Kasım 2017 Çarşamba

‘Yasamak Denen Bu Zahmetli İş’ Oyununa Dair







Bir zamanlar kalemim ve objektifligim esaslı, tiyatro eleştirmenliği teklifi almış, bir süre yayınlar yapmış, yayınlarım ünlü tiyatrocular tarafından begenilip, desteklenmiş akabinde gezi olaylari esnasinda büründükleri sağduyusuz ve holiganizm içerikli söylemlerinden ötürü kendileriyle çalışmama kararı almıştım. Sonrasında bir çok oyun izlesem de fikrimi sadece cevremdekilerle paylaşıyordum ki bu akşama kadar...  En son paylaştığım hikayeme mesajlar gelince, oyunla ilgili bir şeyler yazmak gerekti.

Oyunun adi Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş olunca insan bu zahmete dair ciddi beklentilere sahip oluyor bir de üzerine oynayan Musa Uzunlar olunca beklenti iyiden iyiye artıyor, yani benim için öyleydi en azından. 3 yılı var oyunun, bende ne zamandır merak ediyordum...

Musa Uzunlar'a Ülkü Duru eşlik ediyordu oyunda . Yüzündeki botokslari 300m den belli olan usta oyuncu ne kadar iyi oynasa da yüzündeki ifade, jest ve mimikleri hep aynıydı, izlerken onun adına üzüldüm açıkçası... Hatta o kadar ki oyundan kopmami bile sağladı estetikleri. Bir tiyatrocu için büyük kayıp👎.

Ülkü Duru'nun estetiklerine rağmen çok güzel oyunculuklar sergilense de ben oyunu beğenmedim😕.
Evliliğe dair ciddi sorular ve sorgulamalar barindiran oyun sonunu iyi baglayamadi. Tek perdeydi. Kisa zamanda cok soru tadindaydi.

 Halbuki konu cok güzeldi. Evlilik neden yapılır? Kim için yapılır? Sonrasında neler olur vs.. Fakat bazi şeyler havada kaldı sanki...sadece sorulardan hoşlaşmıyorum zira soruları bende soruyorum. Cevaba dair de farklı ufuklar bekliyorum genelde eserlerde...
Uyarlamadan ötürü mü yoksa metnin orjinalinde de böyle mi bakacağım.
Eser yahudi yazar Hanoch Levin'e ait. Oyunda da Yona ve Leviva karakterlerinden yahudiliği algilayabiliyorsunuz zaten.
Oyun çıkışında eşimden güzel bir soru geldi; " sahi bu oyunlar ve metinleri neden hep yabanci?!".
❗❓
Uyarlaninca sakil duran taraflari ise hep baki bu eserlerin.
Velhasıl birgün uyarlarken en azından biraz daha bizden, bize göre bir uyarlama izleme umuduyla gelecek oyunlara niyetlenelim🙏.

19 Ekim 2017 Perşembe

FuturİSTanbul 2017

Geçen hafta zihnimi toparlamam epey vakit aldığından yazmak şimdiye nasip oldu...
Zaten Thomas Frey'de aynen böyle demişti konuşmasının başında; 'zihnen alt üst olacaksınız'...
Dünyaca ünlü futuristlerin ağırlandığı Futuristanbul, İTO'nun ev sahipliğinde Zorlu Performans Sanatları Merkezinde gerçekleşti.

Neydi FuturİST?
Yakın, orta ve uzak gelecekteki ekonomik, ticari, teknolojik ve toplumsal  konuların konuşulduğu bir platformdu.
Böylesi bir ev sahipliğini İstanbul Ticaret Odası yaptığı için kesinlikle desteklenmeli ve teşekkür edilmeli, gıyaben şükranlarımı arz etmeliyim; gelen konuşmacılar, organizasyon muazzamdı.



İTO Başkanı İbrahim Çağlar başlangıcı şu şekilde yaptı; Aklımızı robotlara vereceğimize göre gelecek dünyayı inançlarımız belirleyecek. Sonrasında oldukça düşünmemi sağlayan bir cümleydi bu.
Çağlar'dan sonra benim de çok önemsediğim biri olan Thomas Frey konuşmasına başladı.
Keşke elimden gelse de tüm dinlediklerimi sizlerle paylaşabilsem fakat aklımda kalanlardan iz sürmeye çalışacağım...


Thomas  Frey öncelikle geleceğin herkese eşit düzeyde gelmeyeceğinden bahsetti. Ne kadar manidar değil mi?
Bazı ülkelerin arasında yaşanan zamansal farklılığın gelecekte de devam edeceğini ve eşit düzeyde bir gelecek yaşamayacağımızın altını çizdi.
Günün sonunda şu zamanda bile aynı zamanda yaşamadığımız kanaatindeydim. Gelen konuşmacıların ekseriyeti Amerika ve Londra menşeili idi. Ve onların anlattıkları günümüz ile bizim şuan ülkemizdeki günümüz bile farklıydı. Örneğin; son konuşmacılardan biri olan Ben Hammersley mutfağında bulunan Alexa adındaki bir cihazdan bahsetti, yapay zeka ile çalışan, bir nevi küçük sosyal robotunuz...sonra kolunda saat gibi taşıdığı ve gününü onun söylemlerine göre şekillendirdiği Hoopvents'inden bahsetti. Her sabah, o gün kalp gücü ve tansiyonu neler yapmaya elverişliyse onları söyleyen bir küçük yardımcı daha...
Sadece Alexa ve Hoopvents olmadı tabii farklı günümüzü yaşadığımıza kanaat getirmemi sağlayan doneler...
Futuristlerin anlatımları karşısında bilim-kurgu filmlerindekinden ibaret kalan bir gelecek algımız olduğunu gördüm. Katılımcılardan...Ki katılımcılar özel davetiye ile belirlenmiş olmasına karşı seviye buradaydı.
Hak veriyor insan; gelecek herkese eşit olarak gelmeyecek vesselam...


Thomas Frey 2030'a kadar 2 milyar iş sahasının yok olacağı tezini savunuyor.Bunun için gösterdiği deliller de hiç yabana atılası değil. Bunların yerine doğacak yeni gelecek endüstrileri ise 'yok edici 8 sektör' adı altında sunuyor.
Bu endüstrileri bugünün tarihiyle buraya düşmüş olalım ve ömrümüz yeterse gözlemleyelim;

1.si Flying Drones dediği dronlar...Frey, dronlar üzerinde çok fazla durdu. Çünkü dronların bugün bizim bildiğimiz fotoğraf video çekiminden öte bir gelişimsel süreç izlediğini anlattı.
Dronlar sayesinde ilk yok olacak sektörlerden biri taşımacılık, kargo ve dahi lojistik sistemleri...
Ve yine dronlar ile itfaiyecilik, muhabirlik, acil yardım, haritalama gibi sektörlerin de tehlikede olduğunu önesürdü.
Dron taxilerin Dubai'de faaliyet gösterdiğinden de yine bu konuşmada haberimiz oldu. Airbus şuan dünya pazarına satmaya hazırlanıyormuş dron taxileri!
2030 yılında 1 milyar dron olacağını belirten Frey şuan tüm dünyada dronların yasal haklarının neler olacağının tartışılması gerektiğinin altını çizdi.

2. Driverless Technologies diye ifade ettiği sürücüsüz teknolojiler. En kısa sürede işini kaybedecek olanların sürücüler olduğu düşünülmekteymiş.
Galerilerin, araç kiralama şirketlerinin, garajların, otoparkların çok kısa sürede ortadan kalkacağını düşünüyorlar.

3.Trillion Sensor Movement 

4.İnternet of Things


5.3D Printing; Frey'e göre bu 3 boyutlu yazıcılar ile birlikte insanlar çok kısa zaman dilimlerinde evlerini yenileyecek hatta evlerini temizlemek yerine yeni ev basımı yapacaklar! Ne kadar ütopik geliyor değil mi?


6. Contour Crafting; duvarların yok olacağı böylece 2030 larda çok değişik mimarilerin bizi beklediği de tahmin edilenler arasında.

7.Virtual Reality; sanal gerçeklik, bilgisayaralar tarafından simüle edilen ortamların her yeri kaplayacağı artık çok basit bir öngörü. Ve işte bu sanal gerçeklik durumu beni ürkütüyor!

8.Artificial İntelligence; Yapay zeka! şuan tüm dünyanın gözü işte bu muhteşem 8.ci sektörde. Uzun zamandır benimde ilgilendiğim hatta bir projede kullandığım, insan zekasının kopyasını üreten bilim insanlarının en iyi eseri denilebilir şimdilik...
Her bir başlık aslında uzun uzun üzerine konuşulası olsa da en çok ilgimi çeken tabiki yapay zeka olmakla birlikte bir başka blog konusu olarak şimdilik kısa tutalım...

Genel itibariyle tüm futuristlerden aldığım elektrik onların gelecekten korkmadıkları bilakis tüm bu gelişmeler bir çok insanı işsiz bırakırken bir çok yeni iş sahası açacağı yönünde oldu.
Üzerini önemle çizdikleri husus ise inovasyon oldu. Yani yeni teknoloji çağında çok hızlı gelişime ve değişime açık olabilme sürecimiz..


Thomas Frey konuşmasını tamamladıktan sonra sıra Independent'ın yardımcı editörü ekonomist&futurist Hamish McRae' ye geldi.
Ekseriyetle küreselleşme vurgusu yapan McRae, dünya dengelerinin ekonomik açıdan değişeceğinden dem vurdu. Dünyanın en büyük ekonomisi olacak olan Çin, Hindistan ve Endonezya ile ilgili konuştu uzun uzun...
Canım ülkemin doğum oranlarının düşüşünü ve buna bağlı olarak nüfus oranlarımız, ekonomiye katkımız derken 3 çocuk şart söylemine bağlandım zihnimde. Kesinlikle ülke politikası haline getirilmesi gereken bir nokta olduğu kanaatine bir kez daha vardım .Fakat yine de bir teselli verdi McRae; kadınlarımızın iş gücüne katılımının düşüklüğü sebebiyle gelecek dünyada 12. sırada kaldığımızı eğer kadınlarımızı da iş hayatına katarsak bu sıralamanın daha da yukarılara çıkabileceğine değindi.

Ve bir avrupalı olarak Hamish McRa ve gibilerinin asya ve doğu kültüründen oldukça çekindiklerini gördüm. Zira şuan Amerika ile yarışabilen tek gücün Çin olduğunu düşünürsek asyalılar hakkında herkesin aklında bir soru işareti var gibi...Tüm dünya Çin'in gelecekteki gücünün farkında. Bu onları kesinlikle çok tedirgin ediyor.
Bir doğu ve asya aşığı olarak beni şuandan daha fazla tehdit etmeyeceği kanaatinde olsam da nihayetinde Türki Cumhuriyetlerine Çin'in yaptıklarını düşününce o kadar da emin olmamam gerektiğini farkettim.
Dünya dengeleri derinden sarsılıyor ve güç adeta el değiştiriyor. Avrupa'nın kaybeden tarafta olduğunu iyice dile getiriyoruz artık.
Sosyal medya analizi yine McRae'nin dikkat çektiği hususlardan biri. Avrupalı devletlerin hiç birinin sosyal medya şirketlerine rakip bir şirket çıkartamayışları bu şirketlerin hepsinin Amerika ve Çin'in elinde oluşu yine Avrupa'yı geleceğe karşı tedirgin eden unsurlardan biri.
McRae'de bu veriler analizinde konuşmasını tamamlıyor.


Konuşmacıların en dinamik ve heyecanlısı Ben Hammersley ise ingilizceye yeni eklenen bir tabirden bahsederek başlıyor ; ''The Meat Puppets'' yani et kuklaları, bunu gelecekte işleri ellerinden alacak insanlar için kullandıklarını ne yazık ki belirtti.

Gelecekle ilgili fikirlerini beyan ederken meslek gruplarından içerisinde psikomotor beceri gerektiren, duyusal ve sağ duyu gerektiren işlere teknolojinin hiç bir sekte vuramayacağından bahsetti.

Sorular dönüp dolaşıp nedense hep eğitime bağlandı.
Katılımcıların ekseriyeti eğitimci olmasa da herkesin aklına gelecekten eğitimin nasıl etkileneceği oldu.
Neredeyse tüm katılımcılara sorulan bu sorunun cevabını bütün konuşmacılar Michio Kaku ile benzer şekilde cevapladılar....
Gelecekte görev kaybına en az uğrayacak meslek grubu insanları öğretmenler olacak. Evet robotlar ders anlatabilecek fakat hiç bir zaman bir öğretmen yerine konulamayacaklar.
Zira eğitim, insan üzerinden nakledilebilen bir kavram olduğu kanaatindeyim naçizane. Futuristler de aynı düşüncedeki aşağıdaki tablo ortaya çıkmış.



Ben Hammersley'in akabinde Dr. Şeref Oğuz, Müfit Can Saçıntı ve Hakan Tetik ile panel ortamı oluşturuldu ve samimi bir türk sohbeti başladı.
Hepsi de çok kıymetli yerlere dikkat çektiler;özetle, gelecekten umutlu olduğumuzu, geleceğe bizim ne taşıyacağımızı ve bize ne kalacağının üzerinde durdular.




Tüm gün süren bu beyin fırtınalarından bize kalan; geleceğe dair öngörü sahibi olmak aslında müminin feraset sahibi olmasıyla eşdeğer bir algıdır vesselam...


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Safranbolu Günlüğü

Karabük Üniversite öğrencileri için söyleşiye giderken bir günlük dahi olsa gezi planımızı çıkarıyoruz.
Biz de böyle seviyoruz napalım. Her okuduğumuz yeni kitap gibi her yeni gördüğümüz yer yeni bir bilgi getiriyor. Yanında mutlaka güzellikler getirmesi de cabası...

Velhasıl rotamız Safranbolu....
Zelifra'dan geliyor. Oldukça kökenli ve değişmeli bir süreç yaşıyor beldenin ismi.
Safranın bolluğundan en sonunda Safranbolu kalıyor.
Gerçekten her yerde safran ile ilgili bir şey görüyorsunuz.
İlki Safran kolonyası yada sabunları..
(Eski çarşının içerisinde)

Biz buradan sabunlar ve kolonya alarak devam ediyoruz.


Safranbolu'nun en meşhur şeyi olan lokuma sıra gelince onda da safran diyorlar illa. Evvele en iyi yer olan İmren'i buluyoruz, başlıyoruz sırayla tadmaya benim favorim değişmiyor her zaman çifte kavrulmuş. 
Seminerde aldığım hediyelerden biri de SafranTat Lokumlarıydı. O nedenle kıyaslama fırsatım oldu. İmren bir harika dostlar. Özellikle bulamadığımız bir lokumu var gül yapraklı. Çarşı içerisinde bir kahve de ikram edildiği için öğrenebildik bizde. Çok az üretilip hemen bitirilen bir ürünmüş, onu muhakkak yakalayıp istanbula sipariş verdireceğim. Bulursanız kaçırmayın derim...


 Safranbolu'da gezilecek yerlere gelirsek; Eski Çarşı


Tipik fotoğraflarda görülen Safranbolu burası.
Konaklar, dükkanlar, kafeler ve turistlerden oluşuyor.
Tarihi Müzesi; eski kaymakamlık en güzel fotoğraf açısı da buradan yakalanabiliyor. Arkası müzeleştirilmiş cezaevi.
Daracık arka sokakları, çok güzel konakları ve canlı bir ortamı var Eski Çarşının.
Bütün Karabük burada atıyor hasılı.


Ne yenir Eski Çarşıda?

Bizim için önemli bir mesele bu :)
Yeni gittiğimiz her yerde yöresel şeyler yemeğe tercih ediyorsanız sizde bizim gibi.
Kadıoğlu Eski Çarşı'nın en ünlü lokantası.
En ünlü yemekleri de Bükme ve Kuyu Kebabı.
Bükme denilen bir pide çeşidi aslında içinde kıyma soğan ve ıspanak var. Çok da bir esprisi yoktu açıkçası fakat kuyu kebabı çok lezzetliydi şiddetle tavsiye edebilirim.

Eski Çarşıdan sonra gezilecek yerlere başlıyoruz; Krsital Teras

Bu manzaraya baktığın yer yer değil cam :)
Heyecan uyandırıyor bencede. İlk yapıldığında camda çizikler oluşmadığ için ayağınızın altında uçurumu görebiliyormuşsunuz fakat artık öyle değil. yine de sarsıntı meydana geldiğinde etrafınızdaki tedirginliği gözlemleyebiliyorsunuz. Hoş bir anı.

Devam ettiğinizde aşağısının bir kanyon olduğunu görüyorsunuz; Tokatlı Kanyonu. Outdoor eşyalarınız yanınızdaysa harika bir yürüyüş yeri fakat yoksa ciddi sıkıntı. kaç yüz merdiven inip çıktığımızı bile hatırlamıyorum. Laktik asit patlaması yaşıyordum en son.
Oksijene doyuyorsunuz adeta, çok güzeldi.
Kanyonun sonunda at çiftliği denemese de at binebileceğiniz küçük bir parkur var.

Kanyonu da bitiriyor yola koyuluyoruz; Mencilis Mağarasına.
Yine bir dünya merdiven ve tırmanıyoruz yeniden!


Fakat gördüklerim karşısında merdiveni de yorgunluğu da unutuyorum.
Mencilis mağarası 3 milyon yıl öncesine dayanıyor. 6 km uzunluğunda olduğu söyleniyor. Ve içerisi yaz-kış 15 derece. Ne üşütüyor ne terletiyor açıkçası.
İyki gelmişim dediğim yerlerden birini daha yazıyorum.


Yeni yerler görmenin yanısıra yeni şeyler yemek gibi bir tutkumuz var maalesef :)
En iyi ne nerede yenir diye diye geziyoruz. Bükme ve Kebabtan sonra Etli Sarma ve Peruhiyi öğreniyoruz.

Peruhi; içine süzme yoğurt konulan mantı aslında.
İkisininde en iyi adresinin Safran Konak olduğunu öğreniyoruz ve aynen katılıyoruz. Yanında orjinal
al Bağlar Gazozu'da eklerseniz tam yöresel olursunuz.
Yemek sonrası altın vuruş ile kapatıyoruz .

6 Mart 2017 Pazartesi

Reis!

Bazı şeylerin gelişmesi değişmesi icin pek bir fırın daha ekmeğe ihtiyacımız var...
03.03.2017 tarihinde vizyona giren Reis filmine o günün gecesinde koştura koştura gittik. Uzun zamandir beklediğim biyografik bir filmdi Recep Tayyip Erdoğan'ın hayatının anlatıldığı...

Menderes'in idamindan başlıyor film. Menderes'in veda mektubu ki beni aglatmaya, urpertmeye her defasinda yeten de artan... Daha sonra R.T.Erdoğan'ın çocukluğu ile belediye başkanlığı arasında geçişlerle bir film izliyoruz. 
En büyük temennim; benim dahi bildiğim fakat kamuoyuna hic bir zaman duyurulmayan uğradığı suikastlardan bahsedilmesi...ki sonunda bir tanesi; hapishanede uğradığı teşebbüs anlatiliyor filmde.
Filmi izlerken Mustafa Ceceli'den hep bi ümit yüreğimde...şarkısı dilimde, zira gerçekten iyi bir film izlemek istiyorum.
Ama nerde....dedirtirsen bir özeleştiri sarıyor zihnimi. Bazı şeyler olmamış, olmuyor, uzun zaman da olabilecek mi bilemiyorum. 
Yapılan eger sanatsal bir iş ise o cerceve de kalmak gerekiyor. Bir tokat atma sahnesinde alt yaziyla halkin tokadiydi bu denmesi çok yakisiksizdir örneğin. Ben halkim zaten ve oradaki manayi anlayabilecek kapasitem de var ayrica o tokadi atan ben isem elimi gözüme sokmanıza gerek var mı?
Evet doğru bugün R.T. Erdoğan'ın iktidarinin arkasında; bir şiir okumasi bahane edilerek  baltalanmak istenen siyasi hayatı ve pes etmeyişi vardır. Yapılan haksızlık nedeniyle bu halk hapishaneden onu başbakanlığa taşımıştır. Bunları unutmadik...müsterih olabilirler.
Ve fakat artik istedigimiz bir şey var; Sanat-İlim-Bilim...
Yo yo haksizlik yapmiyorum. Biliyorum...memleket diye sevdigimizin nasil derin devlet yapilanmalariyla dolu olduğunu. Tabiri caizse orumcek ağlarının her köşesinde nasıl yuvalı olduğunu, hükümet diye seçtiklerimizin iktidar olup muktedir olamayislarini...hepsini biliyorum fakat 16 yıl sürse de artık bunların bir hükmünün kalmadığını veyahut oldukça zayıfladığının da farkındayım. Muktedir olabilme savaşının verildiğini bildiği için bu halk hep destek oldu bu iktidara.
Ve halk artık yoruldu bu çok net. Bundan sonrasinda aynı desteği halkin iktidardan beklediği de aşikar. 

Film esnasında sıkılıp gidenler mi istersiniz. Homurdana homurdana devam edenler mi?!
Mesaj açık değil mi?

Misal bu filmi bir sanat eseri nezdinde çekebilecek Türkiye'de sanatçı yok❎ buna tamamim. Yok değil var da çekecek zihniyeti olmadığından çekmeyecek filmi, eyvallah... 16 yıllık iktidarda bir sanatçı zihniyeti de olusturamadik ona da peki...(o iş o kadar kolay bir iş değil 100 yıl boyunca ilk olarak sanatçıları ele geçirdiler zihniyet olarak. Sanatçıların evrildiği gün bizim küresel bir güç olduğumuz gündür.. O nedenle daha var o günlere....) 
Bu mazeretlerin hepsini haklı buluyorum ancak yurtdışından bir yönetmene de çektirilemezdi bu film? Yabancı bir ekiple müthiş bir esere dönüştürülmezmiydi yani?
Bu halkı en iyi analizleyen adamlardan biridir R.T. Erdoğan, ve artık halkın ondan istekleri var. Beklentileri var. 
Gelişim desteği istiyor. İlim istiyor, irfan bekliyor. Aptal yerine konulmak istemiyor. Nesil yetiştirilmesini istiyor. Ve bu neslin artık bilimle sanatla yoğurulmasını istiyor. Zira muassır medeniyetler seviyesi ancak bunlarla temin edilebilir bunları biliyor. 
Ve halkın bu beklentileri kesinlikle gecistirebilinecek hükümlerde değil...o filme Reis'i çok seven insanların gittiğine de şahitlik ettim. Ve sonrasında yaşadıkları sükut-u hayali....bu desteklerin karşılığı bu değildir tarzı imaları...buraları iyi okumak lazım. Buralar göz ardı edildiği takdirde Reis'in arkasındaki halk elini çekecek gibi... Bunu Ankara' da umut ediyorum ki görüyordur.

Velhasıl-ı kelam daha çok tam buğday ekmeği payınıza Reis!

31 Ekim 2016 Pazartesi

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi- Majidi

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben nacizane sanat sever bir pozitif bilimciyim. Bu ayrım beynimizin hangi loplarında iddialı olduğumuzu gösterebilmek adına önem taşıyor.

Bundan sonra...

Biz dün, 5 yıl beklediğimiz Mecidi'nin filmini izlerken meğer ortalık baya ayağa kalkar olmuş... Filmi tavsiye edenler ve men edenler şeklinde ciddi bir kutup oluşmuş. 
Filmi izlediğimi sosyal medyada paylaşmamdan sonra hatrı-fikri sayılır insanlarımdan mesajlar almaya başladım... sonrası okumaya koyulmaca oldu.

Öncelikle filmi yeren grupta da öven grupta da önemsediğim yazarlar var. 

İnsanın bu film hakkında çok da kolay k(t)anı oluşturabilmesi mümkün değil. Net!

Bir kere teoloji ilmine sahip olmadan hiç bir din adamı bu filmi yadsıyamaz yada onaylayamaz demiş Yusuf Kaplan. Amenna kesinlikle katılıyorum. Bunu bilmek için de biraz akademik bilgi yeterlidir. Bu yüzden ilahiyatçılardan bilmem kim hocalar onaylamış denmesi benim için de bir anlam ifade etmiyor. Dini perspektiften bakmakla film hakkında olur yada olmaz diyemezsiniz. Her şeyin bir ilmi olduğu gibi sinemanın da bir ilmi var. Ondan da anlamak gerekiyor. 

Film hakkında kendi düşünceme bakıyorum. Bölük hissediyorum kesinlikle. Ne o tarafa ne bu tarafa...

Hatta bir kere daha izlemeye niyetliyim daha farklı perspektiflerle...

Öncelikle Mecidi'nin dünya literatürene geçmiş müslüman bir yönetmen olması bakış açımıza subjektiflik katıyor. Sadece bir Hollywood yönetmeni çekmiş olsaydı filmi farklı olacaktı herşey...
Fakat yine Mecidi'nin şii bir müslüman yönetmen olması işleri karman-çorman ediyor.
Filmin yönetmeni bir şii ise tabiki onun gözünden Peygamberimiz (s.a.v) anlatılacak. Ben bundan doğal bir şey göremiyorum. Basit bir neden-sonuç ilişkisi aslında sadece.
Bir şii inandığı şekilde peygamberini anlatıyor.
Mustafa Akkad kendi inandığı şekilde anlatıyor Çağrı filmini yapıyor.


Tabii aynı Mustafa Akkad hayatının son on yılını Selahaddin Eyyubî'nin hayatını konu edecek bir film için sponsor arayarak geçiriyor ve bu film için İstanbul Büyükçekmece'de bir set kuruyor ancak sponsor bulamadığı için ABD'ye dönüyor!
Bunu da söyleyelim lütfen. (Bence biraz özeleştiri hepimize farz)
O zaman lütfen bir de ehli sünnet peygamberini anlatsın!


Beklediğim itikadi yanlışlıkları müthiş bir filmde izlerken benim içimden sızı geçiyordu. Böyle bir filmi ehli sünnetin çekemeyiş sızısı. Nedeni...
Bu yüzden evet filmde bizim de büyük seslerle AMA!!! dediğimiz yerler oldu.
Mesela Emevi Haşimi durumunun kronolojik olarak yanlış verilmesi gibi...
Ebu Talip'in tebliğ yapması gibi... 
Bunlar filmde bana batan Şia etkileriydi.
Efendimiz s.a.v in saç, el ve hatta kısmi bakışları...sıkıntı doğuran yerlerdi. KABUL
Sonra Efendimizin doğumuyla meydana gelen mucizeler hilaflı bir konudur islamda. Buraya da değmiş Mecidi.
Tabiki değecek-değinecek-batacak daha en başında ayrılıyoruz adamdan Şiilik ve Ehli Sünnet üzere diyoruz. Bundan sonrakiler Şiiliğin gereklilikleri ve Ehli Sünnetin gereklilikleri. Bu yüzden yazılanların kalabalıklarını anlayamıyorum. Daha benim yazmadığım bir sürü sizi- inancınızı rahatsız eden kareler görebilirsiniz filmde. Fakat ben zaten bunu bilerek gitmiştim filme. Kimler Mecidi'den Ehli Sünnete uygun bir film bekliyordu ki?? Bir hristiyan veyahut yahudi çekmiş olsaydı filmi gitmeyecek miydim? Yine gidecektim ne söylemek istemiş diye. Önemli olan filme ne bulmaya gittiğinizdir bence...

İslam tarihini veya peygamberin hayatını Mecidi'den veyahut başka bir yönetmen yazar vs..den öğrenme meylindeyseniz orası bambaşka... 
Asıl gaflet ve konuşulası yer de burası zaten. 
Bizler gördüklerimizi duyduklarımızı araştıran doğruluk derecesini tartabilen müminler olamadık. İslamda buna feraset sahibi mümin deniyor.
Gitmeyelim çünkü biz islam tarihi bilmiyoruz, gitmeyelim çünkü biz siyer dersi hiç görmedik, gitmeyelim çünkü dinler arası diyalog hususlarına dair şerri hiçbir meseleyi irdelemedik. Men eden yazarların eleştirmenlerin korktukları yer tam da burası. İnsanlar dinini ve dahi peygamberini bilmiyor, tanımıyor. Haklılar!
Bu filmde gördükleri her şeyin doğru olduğunu varsayacaklarsa gitmesinler. Evet.

Ben gözünü, dilini sevdiğim bir yönetmenin filmini izlemeye gittim. Görüntü yönetmenini izlemeye gittim. Soundları duymaya gittim ki her biri bir harikaydı.Gittiğime değdi mi diye sorarsanız kesinlikle değdi. Ben zaten Mecidi'den Şia Peygamberi anlayışını anlatacağını bekliyordum onu da bulduğumu söyleyebilirim.

17 Haziran 2014 Salı

Ayşe Şasa Hanımefendimin Vuslatıdır Bugün Mübarek Olsun!


Sadece söz değil yazıda uçar geriye Ah! kalırmış. Hiç bir 'uçan' yazım dün ki kadar yakmadı canımı. Ayşe Şasa hanimefendimin vefat haberini aldığım gün ki hissiyatı yüklemeye çalışmıştım kelimelere... Fakat istenmedi ki tek bir yanlış tuşa basmamla tüm yazım tabiri caizse uçtu. Belî dedik, belî... 

Merdivenler var önümde her basamağında incecik mumlar yanan. Sonunda Ayşe Şasa hanımefendinin dairesi. Yukari çıkmak istiyorum, o sırada apartman görevlisi yaklaşıyor yanıma Ayşe Şasa 'nin artık orada olmadığını söylüyor. Nasıl diyorum nasıl, o hastanede gelecek. Ayrıca kendisinin misafirlerini rutin olarak ancak 14:15 civarlarında kabul ettiğini hatırlatıyor... 

Ve uyanıyorum.
Allah hayr etsin telkinleriyle yüreğim pır pır ediyor. Hemen Ayşe ablanın yattığı hastaneyi aramaya niyetlenirken bir haber geliyor: "Ayşe Şasa Rabbisine kavuştu." Vuslat gerçekleşti yani? Beklesemde rüyanın etkisiyle haber ağırlaşıyor. Şok etkisiyle inna lillah ve inna ileyhi raciun diyebiliyorum. Nasıl? Bu rüyayı neye yoracağım ben şimdi? Vedaya mı?
Gözümü açar açmaz aldığım bu haber ile devam eden bir gün; payimda tefekkür, hatıra ve bir parça sızı...

Küçük bir çocuktum babam kulağıma "bu teyze hasta bir teyzeydi ve kendini tasavvufla iyileştirdi" dediğinde. Tasavvufun ne olduğunu dahi bilmeyen ben onun herşeyi oldurabileceğine inanmıştım. Sonrasında sağlıklı görünen teyzeye bakarak "neyi varmış ki" demistim. "Ruhsal..." diye fısıldamıştı babam. Kendimi ve rabbimi bilme idrakim genişleyince ilk işim Ayşe ablayı tekrar keşfetmek olmuştu. Özellikle Bir Ruh Macerası adlı kitabından sonra evinin yolunu tutmuştum. Beni o meşhur defterine (o deftere birileri de onun kadar değer verse saklansa keşke) ekleyerek ihvanından saymıştı. İlginç seyrû sûlkum onu hayrete düşürmüş ondan sonrasında sık sık görüşmeye başlamıştık. Ta ki akciğerine metastaz yapan habis ile mücadelesinde bitap düşene kadar.


Gördüğü kanser tedavisini anlatırken "sakat bir bacakla yokuş çıkmak bu benim halim elifcim" derdi. Hic unutmuyorum bu sözünü. Farkindaliğini. 'Şizofreni ancak bu kadar farkindalikla ve bu denli teslim oluşla aşılabilir' sohbetimizi hatırlıyorum. İçim sızlıyor. Bir emanetini de bu fakir de bırakmıştı artık. 

Ah! Ayşe ablacım korktuklarindan emin misin şimdi? Teslim ederken emanetini zorlandın mi öyle merak ediyorum ki?



Fatih camiindeydik bugün bütün ihvanı olarak. Nabi Avcı imtihanım olsa da tüm tören boyunca rahmet herşeyden ağırdı. Cenaze namazını biricik şeyhi Ömer Tuğrul İnancer hoca kıldırdı. Safta en çok Muhyiddin Şekür'ü gördüğümde duygulandım...
Defnetmeye Rauf Orbay'in da yattığı aile kabristanina sahrayi cedite geldik. Yolculuk esnasında Gökdemir İhsan abinin bir kaç davranışı vardı ki...O anlarda bir çok şey hücum etti beynime en önemlisi; ne özel şahsiyetlere dokunmuşsun be Ayşe Ablacim oldu. 
Küçük, eski bakımsız bir yer kabrinin zahiri batınine başka inandık. İnsanlar tarafından ihmal edilmiş. Kendinde de öyle değil miydin zaten...
Vasiyetin üzerine bir kaçımız tilavetin bitmesini bekliyorduk. Görevler ifa edildikten sonra kabristan boşaldı. Ve kabrinin başını bizler çevirerek başladık okumalara. Korkmaman için. Hesabında yalnız hissetmemen için. 
Biz o haldeyken bir nezaket sahibi ağlamaktan ve sicaktan halsiz kaldığımızı anlamış olacak her birimize su alıp ikram ediyor. Suyun Rabbine de hamd olsun. Suyu dağıtanın varlığına da.

Özlemden gayrı elem yok bize... 
Tefekkurlerime seni dahil etmeyi, hayret vadilerinde elimi tutarak seyri alem etmemizi. 72 yaşında bir nine ile değilde ilme aç bir genç ile konuşuyorum zannetmelerimi. Yeni bir şey öğrendiğinde heycaninla paylaşmanı.... Ama olsun. Mutmainim. Mütebessim bakıyorum vuslatina. Hemen bir hadis düşüyor dimağima; ölen bir kişinin ardından insanların o kişi hakkındaki ahiret zanlari gerçek üzeredir. Elhamdülillah. Bakıyorum da herkes senin kavusmani aynı eda ve de seda içerisinde karsiliyor.
Çileli yokuslarin bitti ablacim. 
Ödediğin kefaretler, son nefesinde ecrin sana gösterildiginde "değdi" dedirttimi?     
Meşhur koltuklarındaki sohbetlerimiz yetersiz geliyor adıma, senden daha çok daha çok istifade etmeliydim. "Şekerim" ifadelerini daha çok duymaliydim. Sonra efendimin müjdesi su serpiyor yüreğime kişi sevdikleriyle beraberdir. Onlarla hasr olur.Ne guzel bir tesellidir bu.
Rahmet et, merhamet et allahım ona.
Makamını ali olanlardan eyle
Setr isminle muamele et rabbim ona
Korktuklarindan emin eyle onu.

       Ananem samimiyetinde bir fatiha.

7 Mart 2014 Cuma

Göğe bakma durakları...

Hangi kitaptaydi kimin sözüydü
hatirlamasamda çıkmaz yatırımdan; "göğe bakma durakları..."


Kaldırıp başımı uzun uzadiye semaya bakmıstım. Bulutlardan düşen rüzgarın kızı ben, durakları aramıştım. 
Var mıdır gerçekten dinlenme durakları?

Darmıştım. Allah genişletmek istediklerinin bakışlarını göğe çevirmek istemişti demek ki... Bu yüzden indiremedim başımı göklerin sevdasından.
Demek hala darım.  
Acıdıkça anlıyor insan darlığı. Biraz daha mı diyor her seferinde... Çeviriyor başını yine umarsızca bir sonraki göğe bakma durağına...