28 Temmuz 2013 Pazar

Seyreyle Güzel

Alvarlı Efe hazretlerinin ruhaniyetlerinin incinmemesi hususunda gereğini yapmak biz fakirlere düşsün...
''Evliyaullahın sözünü doğru söylemek gerektir'' derler.

Seyreyle güzel kudret-i Mevla neler eyler
Allah’a sığın adl-i Teala neler eyler
Elbet yürüdür fermanını Kadir-u Kayyum
Herkese layık sırr-i tecella neler eyler
Alemleri var eyleyen Allah-u Alimdir
Gözler görecek mihr-i mualla neler eyler
Eltaf-i kadim rahm-i Azim Bari Teala
Kerem-i Kerim şems-i mücella neler eyler
LUTFİ der-i dergah-i İlahi’de sebat et
Nazlı niyaz et Hakk’a temenna neler eyler
 
 (1)HULÂSÂTÜ’L - HAKÂYIK ve MEKTÛBÂT-I HÂCE MUHAMMED LUTFİ
 (Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı)
Dizgi: Damla Yayınevi, Cilt: Güröz Mücellithanesi, Baskı: Mega Ofse, İstanbul- 1966
 
  
Bizim Erkan Oğur'dan dinlediğimiz 'Seyreyle Güzel' ise farklıdır.
Seyreyle Güzel Kudret-İ Mevla Neler Eyler
Allaha Sığın Adl-İ Teala Neler Eyler

Canana Gönül Vereli Ben Candan Usandım
Hem Düşeliden Derdime Dermandan Usandım

Meyl Eylemezem Gayrisine Tevbeler Olsun
Bu Ân’e Değin Ettiğim İsyandan Usandım

Pervane Gibi Yanmağı İster Deli Gönlüm
Her Şam-U Seher Ah İle Efgandan Usandım

Kalmadı Firak Giryesine Sonra Mecalim
Vuslat Dilerem Yarime Hicrandan Usandım

Aşk İle Üns Oldi Gönül Geçdi Siva’dan
Ben Sohbet-İ Nas Ülfet-İ Yarandan Usandım

Çün Zerre Vefa Bulmadım İhvan-İ Zemandan
Şol Yüzleri Dost Özleri Düşmandan Usandım

Vird Edeyim İsmin Hemen Hayret-İ Hakkın
Kesret İle Ünsiyet-İ İnsandan Usandım

Kuddisi’ye Vahşet Golüben Cümle Siva’dan
Der Her Ne Ki Ağyar Var İse Andan Usandım

Yukarıdaki gazel Niğde'li Ahmet Kuddusi Hazretlerine (1769-1848 Niğde -Bor) aittir.
 
 
 
 

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Yine...


Yine bir teravih akşamına hazırlanıyoruz annem ile…ve korktuğum başıma geliyor ; annem ‘’seccade de alalım yanımıza’’ diyor. ‘’Neden?’’ diyorum.  Aldığım cevap, camiye tüm seccade ile gelenler ile aynı doğrultuda; ‘’herkesin(kirli ayaklı)  ayak bastığı yere alnımızı sürüyoruz’…
Bunu kabul edemiyor yüreğim. Evet doğru, hakikaten insanlar kirli ayaklarla basmış olabilirler secde ettiğimiz yerlere. Ancak orası Allah’ın evi değil mi? Allah’ın evine gelen(kirli de olsa) mümin kardeşimin ayak bastığı yere ben alnımı koyamayacaksam… nerede kalır bizim kardeşliğimiz? Bu kadar kıymetli bu alın, bu yüz… kirli yere yüz sürsem ne olur? Belki o kir uğruna temizlenir bu yüz. Belki o ayağı kirli olan şefaatçi olur, belki belki….diye…
İç söylemlerimle camiye varıyoruz.
İlk gün ki gibi değiliz tabi fire vermelere başladık cemaat olarak. Ama yine de cami dolar umuduyla arka saflarda bekleşiyorum derken ezan okuyor bile. Fakat cami hala doldu denemez. Sonra sünnetleri kılmaya duruyoruz. Ardından hoca kamet getiriyor ve ben  önümü ancak görebiliyorum; ilk saf dolu, ikinci saf yarım, üçüncü saf dolu, arkasında 3 saflık boşluk ve arkasında biz!…durumu anlamaya çalışırken hoca ‘’allahuekber’’ diyor bile…
Subhanallah… ne olduğunu anlayamadan farzı da eda ediyoruz ancak selam verdikten sonra bunun böyle olamayacağını söyleyebiliyorum. Yanımdaki teyzem ‘’bozma kalbini devam et, ramazan vakti’’ diyor.
Gerçekten kalbini bozan ben miyim?
Eğer öyleyse de bozmaya devam ediyorum.
‘’Büyük hadisler var ben biliyorum biliyorsam sorumluyum, ilmiyle amel edemeyenlerden olmaktan Allah’a sığınırım teyzecim, müsadenizle’’ diyerek ön saflara koşa duruyorum. Ön saflara ilerledikçe birbirinden yarım ve bozuk saflar görüyorum. Gördükçe içim acıyor.
Sende bize acı ya Rabbi!
Birşeyler yapamaz mıydım bu ahvale?
Yapamazdım…
İnsanlar söz kaldıracak, dinleyecek safhaları çoktan yitirmişler.Heyhat!

Aslında bir yandan da onlara denecek hiç bir şey yok diyorum. Öğretmediğiniz bir şeyi nasıl bekleyebilirsiniz ki. Bize din dersinde Atatürk’ün din ile ilişkisini, dinin çevre ile ilişkisini öğretmenin haricinde, böyle işimize yarayacak çok değil azıcık ilmihal bilgileri verselerdi…bugün bunları konuşmuyor olurduk.
Camide neler yapılır, neler yapılamaz? Bu gibi edepler, mekruhlar, helal ve haramlar birbirine karışmış durumda.
Geçenlerde teyzemin biri ‘’cami de konuşmak çok günah’’ dedi! Sonra yemek-içmek, yatmak günah!
Estağfirullah…
Cami Allah’ın evidir. Ben Rabbimin huzurunda yer, içer(camide hiçbir kırıntısını ve çöpünü bırakmaksızın) uykum gelirse uyurum,(selefiler camide uyumanın mekruh olduğuna inanırlar) çocuksam koşar oyun oynarım. Gençsem gider kitap okur, istirahat ederim. Sonra zikir çeker, ibadet ederim. Haram yemedikten sonra haram iş yapmadıktan sonra bunların ne gibi sakıncaları olabilir?! Hele ki günah! olabilir.
He şunu anlarım insanımızda adap  kuralları konusunda belli bir seviye yakalanamadığı için camide yemek-içmek hususunda titizleniyor din adamları, amenna kesinlikle katılıyorum ancak teyzemler, amcamlar günah diyorlar yeni nesile bunları. Araştırmayan yeni nesilde de bu şekilde kalacaktır diye endişe duyuyorum.
Keşke cami adabı da tvde konuşulsa, kitaplara not düşülse! Bir romana hikaye olsa mesela; imama hangi vakit namazlarında nasıl uyulacağı…
Namazın cemaat ile kılınmasının farz olduğu, yalnız kılmaya ise sadece müsaade edildiği anlatılsa…
Âh keşke…
Amelimiz eksiktir ya Rabbi! Ne yapsak da eksik kalacaktır. Sen camiye gelme, huzuruna varma niyetlerimizi kabul eyle…
Amin…

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Nazlı erkeler, naz eyleyen bayanlar

Acaba kimse bu sosyoloji ilmini, sosyolojik ilişkileri merak etmiyor mu?
Bir benim fakir zihnimimi meşgul ediyor bu toplumsal ilişkilerimiz, konumlarımız bilemiyorum.Zira herkes çok olağan edada olduğundan; kendimi sorgulamak durumunda kalıyorum.
Oysa isteyen kabul etsin isteyen etmesin çok ciddi bir sosyolojik incelemeye ihtiyacımız var toplum olarak.
Kadınlar olarak...
Erkekler olarak...
Kadın erkek ilişkileri olarak...
Belli ki herkes toplumun kendilerini konumlandırdığı noktadan memnun...Ben hariç...
Ve bu zamana ait olmayan ruhum ile de bunu kabul etmem de namümkün.

Ne mi kızdırdı beni bukadar?
(Hayır kızmak olmaz, mümine öfke haramdır.)
Ne mi aciz bıraktı beni böyle?
(Bu oldu.)

Tabiki de erkeklerin ve bayanların halleri...

Bayanların erkek rolünü, erkeklerin bayan rolünü edindiğini 'tespit' noktasında zorlanmasamda sanırım 'kabullenmek'te güçlük çekiyorum.
''Erkeklerin nazlı halleri'' bu analizin bir sonucu...
Sonuç kısmında şaşırmamak gerekse de yabancılıyorum!
Nazlanan bir erkek...kaprisli ve peşinden koşulmasını bekleyen!
!!!
Evet durum aynen bu şekilde cereyan ediyor. Güruh ile haşır neşir olan genç beyler hele hele ki yakışıklı olan ve yakışıklılığının farkında olan beyler için durum aynen böyle seyrediyor. Talep eden olmaktan çıkıp talep edilen oluveriyorlar.(talepkâr bayanlara hiç girmiyorum) Ve bunu öyle bir kanıksıyorlar ki bir süre sonra talep etmeyi unutuyor ve dahi utanıyorlar!
Bundan sonrası da tahmininizce; naz makamındaki bir ceylan edası!
!!!
Peki bu davranış bir cevap bulabiliyor mu?
Pek tabi  muhterem kâriler, kendini gönül çelmek üzerine yetiştirmiş nice cengaver delikanlı kızlar var sokakta bir görseniz...
Bir ben bu halleri hayretler makamından izliyorum sanki...
Kaçan kovalanır mantığında kovalayan tarafta olmaya nice can atan genç kızlar...

Peki böyle bir ahvale kapılmış beyler sizce o tahttan hiç inmek isterler mi?
Valla istemezler.(Gerçi bunun cinsiyetle alakası pek yok egosu okşanan her nefis o makamı korumak ister) Lâkin bayanda su götürür halde olan bu ahvâl, beylere gerçekten hiç mi hiç yakışmıyor!
Gerçekten yakışmıyor...

Bu yüzden birileri bayanlara erkekler gibi olmadığını, erkeklerle kesinlikle eşit olunamayacağını anlatırken birileri de beylere 'yer'lerini bildirmeli...Zira bu türlü bir gidişatta cinsi değer hükmü kalmayacağı gibi cinsiyetsizlik üzerine konuşmalarda yapılması söz konusu olacaktır.
Bu esnada birileri de bana bu hayret makamından inmeyi tavsiye edebilir tabi...

4 Haziran 2013 Salı

Kişilik- Erol Göka

'Kişilik' lerimiz
Son yıllarda fen bilimleri ile ilgilenmeseydim kesinlikle ya psikoloji yada sosyoloji bilimleri ile ilgilenirdim diye tahayyül ederim… Toplumdan soyutlanarak yaşanamadığı için gözlemlerim çok dikkatimi çekiyor sokakta. Ve elbette bunların temelinde yatan psikoloji…

Fakir bunları düşünürken elimden Erol hoca tutuyor.  Bir nebze malumat sahibi ediyor…
Bugün Prof.Dr.Erol Göka hoca ile birlikteydik. Tanımayanlar için kısaca bahsedelim Erol hoca ruhiyatçı (psikiyatr). Ankara Numune Hastanesi’nin klinik şefliğini yapmaktadır. Uzmanlık alanları hastalıklardan ziyade ; ikili ilişkiler, kadınlar, erkekler…toplumsal psikiyatri desek sanıyorum çok daha doğru olmuş olacak. Ve gülüşü güzel hocalardan O.



Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız veyahut dinleme fırsatınız olmadıysa en yakın zamanda Erol hocayı keşfetmenizi nacizane tavsiye edebilirim muhterem kârilerim. Zira Erol hoca hepimizin işine yarayacak şeyler söylüyor. Mesela ‘’araba kullanırken gösterdiğimiz özeni dahi ilişkilerimizde göstermiyoruz.’’ 
Doğru değil mi?

Sohbetimize bilmemiz gereken birkaç terimi açıklamak ve anlamak üzerine başlıyoruz. Hep kullandığımız fakat birbirine karıştırdığımız terimler bunlar ; Huy, Karakter, Kişilik…
Huy, mizaç,fıtrat bunların üçü de yakın akrabadır diyor hocamız. Ve kalıtsaldır. Genlerle aktarılır. Kati surette de-ğiş-ti-ri-le-mez. Yani huylarınızı anneniz babanızdan alırsınız ve gram dahi yerlerinden oynatamazsınız diyor hocam. Tespit edilen 4 huya dikkat etmeliymişiz. Eş adaylarımızı tanırken,tanımlarken bunların çok işimize yarayacağından bahsediyor Erol hoca. Ve daha iyi anlamamız için bir formül veriyor.
Huy+Karakter= Kişilik
Huy genlerle aktarılırken; karakter aile tarafından çocuğa verilir ve kişilik oluşur. Ve bu kişilik 3-5 yaş arasında gelişmeye başlar.
Birbirimizin kişiliklerini tanımıyoruz. Tanımak için çaba dahi sarfetmiyoruz diyor hocam. Bunun için illa doktor olmayada gerek yok diyor. Ankara’dan sizin için geldim. Bu söylediklerimi ne olur iyi anlayın ve kullanın diyor. 
Bende ileride evleneceğimiz insanları değerlendirirken bunları kriter olarak edinmek sağlıklı ilişkileri doğuracağını düşünüyorum.

Huy dan başlayalım o vakit. Herkes önce kendisinin kalıtsal olarak aldığı huyları değerlendirebilir.Bilimsel anlamda ipatlanan 4 huydan bahsedebiliyoruz. Bu ispatlanan 4'lü bizdeki  ve etrafımızdakilerin durumu açıklayacaktır:

1-      Yenilik arayışı (etkin olarak çevreyi keşfetme)
Hani etrafımızda gözlemlediğimiz bebekler vardır kimisi biblo gibi nasıl bırakırsan öyle durur. Kimisi ise hep bir şeylere uzanma,anlama, keşfetme sevdasındadır. İşte bu iki tipleme kalıtsal bir durum olup, 7sinden 70 ine kadar devam edecek bir fıtratmış.
2-      Zarardan kaçınma (kaygılı olma, ceza almaktan korkma, kuşkudan uzak durma)
Bu tarz insanları da hep görürüz etrafımızda aslında. Hep garantici iş yapmak isteyenler, atraksiyon ve riskli işlerden hiç hoşlanmayan insanlar bu özelliği taşıyanlar oluyor.
3-      Ödüle bağımlılık (başkalarının onayına ihtiyaç duyma)
Bu mizaçtaki insanları tanımlarken bir çocuğu ele alabiliriz. Eğer bir çocuk her akşam eve gelen babasına ''bana ne aldın'' diye soruyorsa o çocuk ilelebet pekiştireçe ihtiyaç duyacaktır demek. Bunu illa somut ödül olarak algılamamalıyız diyor hocamız. Erkek arkadaşlara dönüp aranızda nişanlı, sözlü olan varsa iyi baksın diyor. Eğer ki karşınızdaki bayan, size ''benimle ilgilenmiyorsun'', ''neden bugün seni seviyorum demedin'' gibi cümleler kuruyorsa bilin ki ömür boyu ona ''seni seviyorum'' demeli ve ilgilenmelisiniz diyor. Bu insanlar için sürekli birilerine ihtiyaç duyma isteği mevcut oluyor.
4-      Sebatkarlık
Diğerlerinin genetiksel aktarımını anladıysamda sebatkarlığı fakir hep geliştirelebilen bir şey olarak düşünmüştü. Meğer kişilik gelişiminde sebatkarlığa hiç etkimiz dokunamıyormuş. Sebatkarlığı biraz açarsak, konsantrasyon kalitesi, sabır, dayanıklılık olarak anlayabiliriz. Sabır kısmı gelişebilsede nihayetinde kabınız kadar gelişiyor. O sabrın gelişme kabına sebatkarlık diyoruz. Mesela hocamız kendindeki rekoru anlatıyor. 18 saat hiç kalkmadan çalışabiliyormuş. Ders çalışmaya oturduğumuzda ne kadar süre kalkmadan dayanabildiğimiz bizim sebatkarlığımızı gösteriyor kısacası.

Sonrasında karakteristik özelliklere geliyoruz. Bunlarda kaya kadar sert oturmuş taşlardır diyor hocamız. Değiştiremezsiniz ancak biz ilaçla tedavi ederiz diye ekliyor. Sohbetimiz bu noktada bireyleri değiştirmek, değiştirmeye çalışmak meselelerine dayanıyor. Hani evlilikte en çok yaşanan sükut-u hayal durumu… asla diyor hocamızda kimseyi değiştiremezsiniz. İnsan 7 sinde neyse 70 indede bilin ki o olacak diyor. Atasözlerimizin ne kadar doğru olduğunun altını çizerek devam ediyor. Hani bir söz daha şöyle der : ‘’anasına bak kızını al’’aynen böyle diyor. Bir kız ile evlenmek mi istiyorsunuz biliniz ki annesi neyse o da 40 ında 50sinde aynısı olacak. Ama ama peki biz neyi kıstas edeceğiz diye bakıyorum hocama merak etme Elif ‘’anasına bakıp oğlunu al’’ durumu da sizin için geçerli olacak diyor. Çünkü kişilik 3-5 yaşında gelişir diyor. Çocuk 3-5 yaşında kimin elinde oluyor? Annenin… kız çocukta erkek çocukta fark etmez anne ne ise O’da odur diyor.
Senelerdir arkadaşlarıma soy anneden türer derken kişisel görüşümü aktardığımı zannederler. Oysa peygamberimizin hayatına ve soyuna baksalar zaten oğullarından değil kızı Hz.Fatıma’dan devam ettiğini görürler. Yetmedi  ayet ve hadisler ışığında anlatsamda bir noktada feministlik yaptığımı zannedenler olmuştur. Toplumda erkek egemenlik sevdası o denli güçlü ki ayet diyorum hadis diyorum yinede zatıma pay biçiyorlar. Her neyse sonrasında bilimsel veriler ışığından mitokondriyal DNA’nın tamamen anneden geçtiğini babanın bunda hiçbir etkisinin olmadığını anlatmayı deniyorum. Misal meme kanseri, mitokondriyal DNA kaynaklı bir kanser olması hasebiyle meme kanseri olan bir annenin kızının meme kanserine yakalanma ihtimali %'si çok yüksek! Bu sebeple onkoloji bölümlerinde meme kanseri olan bayanlara muhakkak kızının olup olmadığı sorulur. Tedbir alması bildirilir… ve o mitokondriyal DNA da daha bir çok özellik gizli…bunlardan mütevellit hocamızda psikiyatrik açıdan aynı cümleyi kuruyor.: ‘’Anne çok önemli çocuklar…aile çok çok önemli bir şey…’’
Ve ailenin çocuğa verdiği karakter…belli kısımlarda inceleniyor;
-özdenetim
-iş birliği
-gerçek ile hayali ayırt etme
-dürtü denetim mekanizması
-kendini aşma(gözüm nedense hep bu şıkta:) )

Hepsi uzun uzun konuşulası ve kelime anlamlarıyla yeterli olmayacak terimler…
Tüm bunlar çok az bir süre içerisinde aktarılıyor… çok az bir süre, hatta kimi ebeveynin farkında olmadan geçirdiği 3-5 yaş aralığı. Erol hoca toplumun yaklaşık %40 ının bu yaş grubunda kaldığını söylüyor ! Evet, kişilik gelişimi tamamlanmadığı için güdük kalmış bireyler toplumun %40 ı ,elimde olmadan gülüyorum. Çünkü sokağı bilen orada yaşayan insanlar için bu sonuc hiç şaşılası değil. Hergün bu kesimden en az bir insan görünce…
 Bu noktada hoca yanlış davrandığımı gösteriyor. 3- 5 yaşındaki bir insana 25-30 yaşında bir insan gibi davranabilirmisiniz? Yaptığımız tam da bu oluyor. Annesinden süt emen bir çocuğa kebap yedirmeye çalışıp, ama neden yiyemiyor diyorsunuz.( diyorum) Bu noktada yapılabilecek şey o kişiyi o şekilde idare etmek ve bir çocuğa davranır gibi davranmakmış. Yada psikoterapi…

Kişilik bozukluklarına ise pek değinmedi hocamız. Zira toplumda %lik dilim olarak gerçekten az bir yüzdeye sahiplermiş. Fakat tamamen klinik vaka durumu arz ederlermiş. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden insanlara ve çevresine karşı saygısız sadece kendi istediğinin olmasını bildiren tiplemeler…(aslında çok da az değil gibi diğmi:))

Yurdum insanına market gibi terapi merkezi açılması gerek derim çoğu kez. Erol hoca da bu konu üzerine kitap yazmış Türklerin Toplumsal Psikolojisi diye…incelemek isterseniz…Dünyanın her yerini gördüm yalnız bizdeki gibi bir öfke kontrol mekanizması çalışmayan bir millet daha görmedim diyor. Kesinlikle…
Aslına bakılırsa kişiliğini tamamlamış en sağlıklı gözüken bireylerde dahi bir sıkıntı var diye düşünürdüm hep. Erol hoca da içsel tezimi doğruladı. Border line olarak geziniyoruz dedi kendimde dahil diye belirtti. Kendini gerçekleştirmiş ruhları tenzih ettik. Bu kişilerin tasavvuftaki büyükler olabileceğine inanıyorum. Erol hoca da varsa böyle bildikleriniz ben büyük zevkle incelerim dedi :)
İşte bu bağlamda mutasavvıfların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Zira tasavvuf zaten kendini keşfetme yolculuğu, o halde kişi tüm seyrü sülûğu boyunca kendi psikiyatrik gelişimini,aşımını gözlemleyebiliyor. Ruhsal hastalıklarının tedavisi, çeşitli dozlardaki ilaçlarla doktoru tarafından yürütülüyor. Başta ki hocamızın değindiği kavramlardan biri de 'nefs' idi. Yani öz… özünü terbiye eden bir insandan bahsederken herhangi bir psikiyatrik sendromdan bahsedebilir miyiz?

Ve kendimizi, sevdiklerimizi tanıma,tanımlama açısından ‘’büyük beşli’’ ipuçlarını verdi Erol hoca. Şöyle ki ; bu büyük beşli arasında 0 dan 100 e kadar bir skala hayal edelim ve kendimizi sevdiklerimizi bu skalanın nerelerine konuşlandırdığımızı görelim.
1-                     İçedönüklük- Dışadönüklük
2-                     Dengelilik- Nörotiklik
3-                     Sosyal uyumluluk- Muhaliflik
4-                     Düşüncelilik – Bencillik
5-                     Açık fikirlilik- Dar kafalılık
Bu belirtilen hatlar karakterleri tanımlamada kullanılan yöntem. Yalnız dikkat kişilikleri değil! Bu beş ayrı cetveli kendimiz ve çevremiz için uyarladığımızda karakterimiz hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz.
Son olarak şöyle diyor Erol hoca 1+1= 3 yapar bizde diyor. Sen ben ve ilişkimiz. Çok iyi insanların her zaman birbiriyle anlaşamamaları bundandır sebep diyor. İkisine ek olarak gelişen ilişkileri de bir birey hükmünde önemsenir ve göz önünde bulundurulur.
Fakirin Erol hocadan edindikleri özetle bunlar oldu. 
Herkese ilişkilerinde başarılar dilerim =)


2 Haziran 2013 Pazar

Nizar KABBANİ-Üstadım Hüzün

nasıl haykırır ki hüzün?
ve acı
ya mümkün mü gözdeki bir damla yaşın haykırması?
bilmiyorum nasıl cevap vereceğim bu soruya

...
bildiğim tek şey
hüznüme
haykırış vasfını vermek istediğimdir

...
 haykırıştır bir çeşit yazmak da
lisanla
ve bir haykırıştır aşk da

...
 hüzün üstadımdır benim
külrengi yazmayı
ve gri bir sesle şiir söylemeyi
elinde öğrendiğim
gri gözyaşlarıyle omzunda ağlamayı
sevgilimin


...

en güzel yanı hüznün
yüksek sesle konuşmaması


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Görüntü kirliliği çağında bir ayet

Bugün, tüm gün boyunca kendimi erkeklerin yerine koymak istedim. Mağlum görüntü kirliliği sezonu açıldı. Bayanların kendilerini fütursuzca teşhir mevsimine gelindi. Böyle bir zamanda değil bedenini, ruhunu koruyabilen; gözünü koruyabilen erkeklerin varlığını tahayyül ettim. "Sokaktaki her türlü teşhir ve baskıya karşı gözünü koruyabilen erkek sen mücahidsin" dedim.
Gözünü korumak... Benim değil Allah'ın kelamı olan 'gözünü korumak'...zira bu bir bayanı sevmek ile onun talebi ile ulaşılınabilecek bir ahval değil. Buna hiç inanmadım. Allah'ı seven bir erkeğin davası olacak bir hal bu. Çünkü Allah kadına örtü ayetini bildirmeden evvel erkeğe "Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar..." buyuruyor.(Nur/30) Ardından ise "Mü'mine kadınlara da söyle..." Şeklinde devam ediyor. Bu sıra çok manidar gelir fakire. Gözlerini ve ırzlarını koruyamayan erkeklerin, kadınların teşhirine suç atmalarını anlamsız kılan bir incelik. Kadına örtün demeden evvel erkeğin gözüne perde emretmek... Ne yazık ki günümüzde erkekler kendi iffetsizliklerini kadınların teşhirleri üzerinden aklamaya çalışıyorlar, ancak boşa...

Gözlüklerimin arkasında erkekleri ve bayanları incelemeye koyuluyorum. İnsanın nefsinin kotası yok ne acı. Hep daha fazlası, daha fazlası... Aç bir aslan avladığı ceylandan sonra yanıbaşında körpe bir ceylan yavrusu gördüğünde, dönüp bakmıyor bile. Nefsini doyurduktan sonrasına tenezzül etmiyor. Fakat insan öyle mi? Nefsinin ve şehvetinin hep bir basamak daha sonrasını merak ediyor. Gözlüyorum; otobüste, yolda erkeklerin bakışlarını; bir bakıyor, iki bakıyor, üç bakıyor... Bir kotan var mı diyorum içten içe. Yoksa önüne her gelen baldırı çıplağa bakmaya devam mı edeceksin. Nereye kadar?
İşte insanı insan yapan had bilmesi meselesine gelip dayanıyorum. Çünkü tüm canlılar alemine hadleri Allah tarafından bildirilmişti. İnsanda ise bunun edinilmesi talep edilmişti. Yani nefsine "dur!" demeyi sen bilecektin.
Göz harama kaydığında, iradesi hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Zira herşey göz ile başlar. Göre göre insan gördüğünü kanıksar. Böylelikle yanlış olan bir çok hal bile normal gelmeye başlar. Toplumdaki teşhir statüsü bu şekilde gelişmedi mi? Önce azınlık grup dediğimiz 'sanatçı' yada 'sosyete' grubu normal olmayan bir teşhire girdi. Sonra halk onları göre göre kanıksadı derken hep bir adım ötesi daha zorlana zorlana günümüz algısı peydah oldu. Öyle ki anlamakta çok güçlük çektiğim bir durum meydana geldi.
"Erkeklerin yanlarında gezdirdikleri bayanların görüntüsü..."
Her yaz geldiğinde düşünürüm. Hadi bayan güzelliğinin farkında değil. Peki sen? Sen onun erkek olarak taşıdığı güzelliğin farkında değil misin? Farkındaysan yanında o şekilde sevdiğini gezdirmen ona karşı saygısızlık ve hakaret değil mi? Onun güzelliğinin herkes tarafından izlenmesinden rahatsız olman gerekir. Gerekmez mi? Olmuyorsan da ona değer vermemen gerekir.
Fakat bir çok erkek(sevgili) bundan ziyade yanlarında taşıdıkları bayanların dekoltelerine 'sınırlı dekolteye karşı değilim' algısında müsade ediyorlar. Bu da kendi göz aşinalıkları ile doğru orantılı seyrediyor zannediyorum. Gözünün alıştığı, her yerde gördüğünden öteye müsade etmiyor. Oysa ki erkek içgüdülerine sahip olan bir bireyin bu aşinalığı ve normalliği anlayabilmesi bana hiç normal gelmiyor. Açık bir bayan olsaydım bile yanında o şekilde beni gezdiren bir erkeğe saygı duyabileceğimi düşünmüyorum. Keza açık bir bayan olduğum zamanlarda da bunun hududu bu şekildeydi.
Kadın çıplaklığını ele aldığımızda; erkekler imani bir şuura erişip gözünü haramdan koruduğunda, hangi kadın açılıp saçılarak sokağa çıkar? Onun sokağa o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından zinetlerine bakılması değil midir? Demek, mü'min erkekler gözlerini haramdan koruduğunda,  kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olacaktır. Metin Karabaşoğlu' nun anlatımıylada aynı sonuca çıkan bir sosyo-teolojik analizdir bu. Gerek mü'min erkeklere, gerek mü'mine kadınlara söylenen ilk söz " Gözünüzün önüne gelen haramları ortadan kaldırın" değildir : "Sen gözünü koru."

"Aslına bakarsınız daha en başta ayetin hitabında mü'min erkekler ve mü'mine kadınlar tanımıyla meselenin kilidi açılmış olur. Çoğu kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadığımız, gelen emre lâyıkınca uymayı başaramadığımız için de, içimizi hem suçluluk, hemde ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa daha en baştaki iman anahtarınınhakkını verip mü'minlerden olabilsek, gerisi kolayca gelecektir."

3 Mayıs 2013 Cuma

Edison-Işk

Herşey kardeşimin ''Edison ışığı keşfederek tüm insanlığa hizmet etmiş biri, peki ebediyen cehennemde mi kalacak'' sorusuyla başlamıştı.
''Eğer iman üzere ölmediyse evet'' cevabını vermiştim.
Son nefesinde Allah'ın iman nasip edip etmediğini bilmediğimiz için kesin yargılara varabileceğimiz bir husus değildi. Ancak kesin olan Allah'ın kelamıyla sabit idi; Allah'ı tanıyarak yapılmamış, Allah için yapılmamış hiç bir hizmet, hizmet hükmü taşımazdı. İlla niyet illa niyet. Bu yüzden değil miydi bizim dinimizin amelden çok niyete hususi dikkat çekmesi...
Kardeşim ile geçen kısa söyleşinin ardından payıma derin tefekkür düşmüştü. Işık... yada ışıksızlık...
''Allah'ım Edison eğer son nefesinde tevhide layık görülmemişse onun azabını hafiflet...''
Olmadı...samimi olmadı. Candan çıkmadı. Candan çıkmayan semaya ulaşır mıydı?
Işığın kıymetini 21.yy insanı olarak arada bir kesilen elektrik ile bilmek ne kadar hakkaniyetli olabilirdi ki? Tesadüf bu ya! Ben bunları düşünedururken odamın lambası patladı. Ve yine tesadüf o ki kardeşim bana en düşük wattlı bir ampul aldı geldi. Öyle bir ampul ki; ne insanın odaya giresi geliyor ne de ince bir iş yapılabiliyordu. Hani insanı kör eden ışık denilenden... Hususi ampulü değiştirmek istemedim Edison'a samimi dua edebileyim diye. Yaklaşık 3 ay boyunca hergün ışığa şükrederek Edison'un azabına ferahiyet diledim. Küfür üzere öldüyse af diledim.
3 ay boyunca kitap okurken gözlerim mi ağrımadı, karanlık odanın ruhuma verdiği sıkıntıdan içim mi daralmadı vs vs. İnsan ancak bunları yaşayarak ışığın ve mucidinin kıymetini bir nebze anlayabiliyormuş.

Bugün sürecimi tamamladığıma inanarak gidip 100 wattlık bir ampul aldım. Kendim avizeye takarak yanışını seyrettim. Odama güneş doğmuş gibi oldu. Işıktan gözlerim dahi kamaştı.Yada aşktan...Aşkın kökü ışk olduğundan...bir ilişki vardı aşk ile ışık arasında. Hem madden hem manen. Madden kelime kökenlerinde bileşiklik vardı manen anlam köklerinde...

Bu hal üzere; ışk ile şükremi yanarsınız Edison'un olası azabına mı?
Aşk uğruna ya Rab...Işk uğruna...