4 Haziran 2013 Salı

Kişilik- Erol Göka

'Kişilik' lerimiz
Son yıllarda fen bilimleri ile ilgilenmeseydim kesinlikle ya psikoloji yada sosyoloji bilimleri ile ilgilenirdim diye tahayyül ederim… Toplumdan soyutlanarak yaşanamadığı için gözlemlerim çok dikkatimi çekiyor sokakta. Ve elbette bunların temelinde yatan psikoloji…

Fakir bunları düşünürken elimden Erol hoca tutuyor.  Bir nebze malumat sahibi ediyor…
Bugün Prof.Dr.Erol Göka hoca ile birlikteydik. Tanımayanlar için kısaca bahsedelim Erol hoca ruhiyatçı (psikiyatr). Ankara Numune Hastanesi’nin klinik şefliğini yapmaktadır. Uzmanlık alanları hastalıklardan ziyade ; ikili ilişkiler, kadınlar, erkekler…toplumsal psikiyatri desek sanıyorum çok daha doğru olmuş olacak. Ve gülüşü güzel hocalardan O.



Daha önce hiçbir kitabını okumadıysanız veyahut dinleme fırsatınız olmadıysa en yakın zamanda Erol hocayı keşfetmenizi nacizane tavsiye edebilirim muhterem kârilerim. Zira Erol hoca hepimizin işine yarayacak şeyler söylüyor. Mesela ‘’araba kullanırken gösterdiğimiz özeni dahi ilişkilerimizde göstermiyoruz.’’ 
Doğru değil mi?

Sohbetimize bilmemiz gereken birkaç terimi açıklamak ve anlamak üzerine başlıyoruz. Hep kullandığımız fakat birbirine karıştırdığımız terimler bunlar ; Huy, Karakter, Kişilik…
Huy, mizaç,fıtrat bunların üçü de yakın akrabadır diyor hocamız. Ve kalıtsaldır. Genlerle aktarılır. Kati surette de-ğiş-ti-ri-le-mez. Yani huylarınızı anneniz babanızdan alırsınız ve gram dahi yerlerinden oynatamazsınız diyor hocam. Tespit edilen 4 huya dikkat etmeliymişiz. Eş adaylarımızı tanırken,tanımlarken bunların çok işimize yarayacağından bahsediyor Erol hoca. Ve daha iyi anlamamız için bir formül veriyor.
Huy+Karakter= Kişilik
Huy genlerle aktarılırken; karakter aile tarafından çocuğa verilir ve kişilik oluşur. Ve bu kişilik 3-5 yaş arasında gelişmeye başlar.
Birbirimizin kişiliklerini tanımıyoruz. Tanımak için çaba dahi sarfetmiyoruz diyor hocam. Bunun için illa doktor olmayada gerek yok diyor. Ankara’dan sizin için geldim. Bu söylediklerimi ne olur iyi anlayın ve kullanın diyor. 
Bende ileride evleneceğimiz insanları değerlendirirken bunları kriter olarak edinmek sağlıklı ilişkileri doğuracağını düşünüyorum.

Huy dan başlayalım o vakit. Herkes önce kendisinin kalıtsal olarak aldığı huyları değerlendirebilir.Bilimsel anlamda ipatlanan 4 huydan bahsedebiliyoruz. Bu ispatlanan 4'lü bizdeki  ve etrafımızdakilerin durumu açıklayacaktır:

1-      Yenilik arayışı (etkin olarak çevreyi keşfetme)
Hani etrafımızda gözlemlediğimiz bebekler vardır kimisi biblo gibi nasıl bırakırsan öyle durur. Kimisi ise hep bir şeylere uzanma,anlama, keşfetme sevdasındadır. İşte bu iki tipleme kalıtsal bir durum olup, 7sinden 70 ine kadar devam edecek bir fıtratmış.
2-      Zarardan kaçınma (kaygılı olma, ceza almaktan korkma, kuşkudan uzak durma)
Bu tarz insanları da hep görürüz etrafımızda aslında. Hep garantici iş yapmak isteyenler, atraksiyon ve riskli işlerden hiç hoşlanmayan insanlar bu özelliği taşıyanlar oluyor.
3-      Ödüle bağımlılık (başkalarının onayına ihtiyaç duyma)
Bu mizaçtaki insanları tanımlarken bir çocuğu ele alabiliriz. Eğer bir çocuk her akşam eve gelen babasına ''bana ne aldın'' diye soruyorsa o çocuk ilelebet pekiştireçe ihtiyaç duyacaktır demek. Bunu illa somut ödül olarak algılamamalıyız diyor hocamız. Erkek arkadaşlara dönüp aranızda nişanlı, sözlü olan varsa iyi baksın diyor. Eğer ki karşınızdaki bayan, size ''benimle ilgilenmiyorsun'', ''neden bugün seni seviyorum demedin'' gibi cümleler kuruyorsa bilin ki ömür boyu ona ''seni seviyorum'' demeli ve ilgilenmelisiniz diyor. Bu insanlar için sürekli birilerine ihtiyaç duyma isteği mevcut oluyor.
4-      Sebatkarlık
Diğerlerinin genetiksel aktarımını anladıysamda sebatkarlığı fakir hep geliştirelebilen bir şey olarak düşünmüştü. Meğer kişilik gelişiminde sebatkarlığa hiç etkimiz dokunamıyormuş. Sebatkarlığı biraz açarsak, konsantrasyon kalitesi, sabır, dayanıklılık olarak anlayabiliriz. Sabır kısmı gelişebilsede nihayetinde kabınız kadar gelişiyor. O sabrın gelişme kabına sebatkarlık diyoruz. Mesela hocamız kendindeki rekoru anlatıyor. 18 saat hiç kalkmadan çalışabiliyormuş. Ders çalışmaya oturduğumuzda ne kadar süre kalkmadan dayanabildiğimiz bizim sebatkarlığımızı gösteriyor kısacası.

Sonrasında karakteristik özelliklere geliyoruz. Bunlarda kaya kadar sert oturmuş taşlardır diyor hocamız. Değiştiremezsiniz ancak biz ilaçla tedavi ederiz diye ekliyor. Sohbetimiz bu noktada bireyleri değiştirmek, değiştirmeye çalışmak meselelerine dayanıyor. Hani evlilikte en çok yaşanan sükut-u hayal durumu… asla diyor hocamızda kimseyi değiştiremezsiniz. İnsan 7 sinde neyse 70 indede bilin ki o olacak diyor. Atasözlerimizin ne kadar doğru olduğunun altını çizerek devam ediyor. Hani bir söz daha şöyle der : ‘’anasına bak kızını al’’aynen böyle diyor. Bir kız ile evlenmek mi istiyorsunuz biliniz ki annesi neyse o da 40 ında 50sinde aynısı olacak. Ama ama peki biz neyi kıstas edeceğiz diye bakıyorum hocama merak etme Elif ‘’anasına bakıp oğlunu al’’ durumu da sizin için geçerli olacak diyor. Çünkü kişilik 3-5 yaşında gelişir diyor. Çocuk 3-5 yaşında kimin elinde oluyor? Annenin… kız çocukta erkek çocukta fark etmez anne ne ise O’da odur diyor.
Senelerdir arkadaşlarıma soy anneden türer derken kişisel görüşümü aktardığımı zannederler. Oysa peygamberimizin hayatına ve soyuna baksalar zaten oğullarından değil kızı Hz.Fatıma’dan devam ettiğini görürler. Yetmedi  ayet ve hadisler ışığında anlatsamda bir noktada feministlik yaptığımı zannedenler olmuştur. Toplumda erkek egemenlik sevdası o denli güçlü ki ayet diyorum hadis diyorum yinede zatıma pay biçiyorlar. Her neyse sonrasında bilimsel veriler ışığından mitokondriyal DNA’nın tamamen anneden geçtiğini babanın bunda hiçbir etkisinin olmadığını anlatmayı deniyorum. Misal meme kanseri, mitokondriyal DNA kaynaklı bir kanser olması hasebiyle meme kanseri olan bir annenin kızının meme kanserine yakalanma ihtimali %'si çok yüksek! Bu sebeple onkoloji bölümlerinde meme kanseri olan bayanlara muhakkak kızının olup olmadığı sorulur. Tedbir alması bildirilir… ve o mitokondriyal DNA da daha bir çok özellik gizli…bunlardan mütevellit hocamızda psikiyatrik açıdan aynı cümleyi kuruyor.: ‘’Anne çok önemli çocuklar…aile çok çok önemli bir şey…’’
Ve ailenin çocuğa verdiği karakter…belli kısımlarda inceleniyor;
-özdenetim
-iş birliği
-gerçek ile hayali ayırt etme
-dürtü denetim mekanizması
-kendini aşma(gözüm nedense hep bu şıkta:) )

Hepsi uzun uzun konuşulası ve kelime anlamlarıyla yeterli olmayacak terimler…
Tüm bunlar çok az bir süre içerisinde aktarılıyor… çok az bir süre, hatta kimi ebeveynin farkında olmadan geçirdiği 3-5 yaş aralığı. Erol hoca toplumun yaklaşık %40 ının bu yaş grubunda kaldığını söylüyor ! Evet, kişilik gelişimi tamamlanmadığı için güdük kalmış bireyler toplumun %40 ı ,elimde olmadan gülüyorum. Çünkü sokağı bilen orada yaşayan insanlar için bu sonuc hiç şaşılası değil. Hergün bu kesimden en az bir insan görünce…
 Bu noktada hoca yanlış davrandığımı gösteriyor. 3- 5 yaşındaki bir insana 25-30 yaşında bir insan gibi davranabilirmisiniz? Yaptığımız tam da bu oluyor. Annesinden süt emen bir çocuğa kebap yedirmeye çalışıp, ama neden yiyemiyor diyorsunuz.( diyorum) Bu noktada yapılabilecek şey o kişiyi o şekilde idare etmek ve bir çocuğa davranır gibi davranmakmış. Yada psikoterapi…

Kişilik bozukluklarına ise pek değinmedi hocamız. Zira toplumda %lik dilim olarak gerçekten az bir yüzdeye sahiplermiş. Fakat tamamen klinik vaka durumu arz ederlermiş. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden insanlara ve çevresine karşı saygısız sadece kendi istediğinin olmasını bildiren tiplemeler…(aslında çok da az değil gibi diğmi:))

Yurdum insanına market gibi terapi merkezi açılması gerek derim çoğu kez. Erol hoca da bu konu üzerine kitap yazmış Türklerin Toplumsal Psikolojisi diye…incelemek isterseniz…Dünyanın her yerini gördüm yalnız bizdeki gibi bir öfke kontrol mekanizması çalışmayan bir millet daha görmedim diyor. Kesinlikle…
Aslına bakılırsa kişiliğini tamamlamış en sağlıklı gözüken bireylerde dahi bir sıkıntı var diye düşünürdüm hep. Erol hoca da içsel tezimi doğruladı. Border line olarak geziniyoruz dedi kendimde dahil diye belirtti. Kendini gerçekleştirmiş ruhları tenzih ettik. Bu kişilerin tasavvuftaki büyükler olabileceğine inanıyorum. Erol hoca da varsa böyle bildikleriniz ben büyük zevkle incelerim dedi :)
İşte bu bağlamda mutasavvıfların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Zira tasavvuf zaten kendini keşfetme yolculuğu, o halde kişi tüm seyrü sülûğu boyunca kendi psikiyatrik gelişimini,aşımını gözlemleyebiliyor. Ruhsal hastalıklarının tedavisi, çeşitli dozlardaki ilaçlarla doktoru tarafından yürütülüyor. Başta ki hocamızın değindiği kavramlardan biri de 'nefs' idi. Yani öz… özünü terbiye eden bir insandan bahsederken herhangi bir psikiyatrik sendromdan bahsedebilir miyiz?

Ve kendimizi, sevdiklerimizi tanıma,tanımlama açısından ‘’büyük beşli’’ ipuçlarını verdi Erol hoca. Şöyle ki ; bu büyük beşli arasında 0 dan 100 e kadar bir skala hayal edelim ve kendimizi sevdiklerimizi bu skalanın nerelerine konuşlandırdığımızı görelim.
1-                     İçedönüklük- Dışadönüklük
2-                     Dengelilik- Nörotiklik
3-                     Sosyal uyumluluk- Muhaliflik
4-                     Düşüncelilik – Bencillik
5-                     Açık fikirlilik- Dar kafalılık
Bu belirtilen hatlar karakterleri tanımlamada kullanılan yöntem. Yalnız dikkat kişilikleri değil! Bu beş ayrı cetveli kendimiz ve çevremiz için uyarladığımızda karakterimiz hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz.
Son olarak şöyle diyor Erol hoca 1+1= 3 yapar bizde diyor. Sen ben ve ilişkimiz. Çok iyi insanların her zaman birbiriyle anlaşamamaları bundandır sebep diyor. İkisine ek olarak gelişen ilişkileri de bir birey hükmünde önemsenir ve göz önünde bulundurulur.
Fakirin Erol hocadan edindikleri özetle bunlar oldu. 
Herkese ilişkilerinde başarılar dilerim =)


2 Haziran 2013 Pazar

Nizar KABBANİ-Üstadım Hüzün

nasıl haykırır ki hüzün?
ve acı
ya mümkün mü gözdeki bir damla yaşın haykırması?
bilmiyorum nasıl cevap vereceğim bu soruya

...
bildiğim tek şey
hüznüme
haykırış vasfını vermek istediğimdir

...
 haykırıştır bir çeşit yazmak da
lisanla
ve bir haykırıştır aşk da

...
 hüzün üstadımdır benim
külrengi yazmayı
ve gri bir sesle şiir söylemeyi
elinde öğrendiğim
gri gözyaşlarıyle omzunda ağlamayı
sevgilimin


...

en güzel yanı hüznün
yüksek sesle konuşmaması


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Görüntü kirliliği çağında bir ayet

Bugün, tüm gün boyunca kendimi erkeklerin yerine koymak istedim. Mağlum görüntü kirliliği sezonu açıldı. Bayanların kendilerini fütursuzca teşhir mevsimine gelindi. Böyle bir zamanda değil bedenini, ruhunu koruyabilen; gözünü koruyabilen erkeklerin varlığını tahayyül ettim. "Sokaktaki her türlü teşhir ve baskıya karşı gözünü koruyabilen erkek sen mücahidsin" dedim.
Gözünü korumak... Benim değil Allah'ın kelamı olan 'gözünü korumak'...zira bu bir bayanı sevmek ile onun talebi ile ulaşılınabilecek bir ahval değil. Buna hiç inanmadım. Allah'ı seven bir erkeğin davası olacak bir hal bu. Çünkü Allah kadına örtü ayetini bildirmeden evvel erkeğe "Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar..." buyuruyor.(Nur/30) Ardından ise "Mü'mine kadınlara da söyle..." Şeklinde devam ediyor. Bu sıra çok manidar gelir fakire. Gözlerini ve ırzlarını koruyamayan erkeklerin, kadınların teşhirine suç atmalarını anlamsız kılan bir incelik. Kadına örtün demeden evvel erkeğin gözüne perde emretmek... Ne yazık ki günümüzde erkekler kendi iffetsizliklerini kadınların teşhirleri üzerinden aklamaya çalışıyorlar, ancak boşa...

Gözlüklerimin arkasında erkekleri ve bayanları incelemeye koyuluyorum. İnsanın nefsinin kotası yok ne acı. Hep daha fazlası, daha fazlası... Aç bir aslan avladığı ceylandan sonra yanıbaşında körpe bir ceylan yavrusu gördüğünde, dönüp bakmıyor bile. Nefsini doyurduktan sonrasına tenezzül etmiyor. Fakat insan öyle mi? Nefsinin ve şehvetinin hep bir basamak daha sonrasını merak ediyor. Gözlüyorum; otobüste, yolda erkeklerin bakışlarını; bir bakıyor, iki bakıyor, üç bakıyor... Bir kotan var mı diyorum içten içe. Yoksa önüne her gelen baldırı çıplağa bakmaya devam mı edeceksin. Nereye kadar?
İşte insanı insan yapan had bilmesi meselesine gelip dayanıyorum. Çünkü tüm canlılar alemine hadleri Allah tarafından bildirilmişti. İnsanda ise bunun edinilmesi talep edilmişti. Yani nefsine "dur!" demeyi sen bilecektin.
Göz harama kaydığında, iradesi hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Zira herşey göz ile başlar. Göre göre insan gördüğünü kanıksar. Böylelikle yanlış olan bir çok hal bile normal gelmeye başlar. Toplumdaki teşhir statüsü bu şekilde gelişmedi mi? Önce azınlık grup dediğimiz 'sanatçı' yada 'sosyete' grubu normal olmayan bir teşhire girdi. Sonra halk onları göre göre kanıksadı derken hep bir adım ötesi daha zorlana zorlana günümüz algısı peydah oldu. Öyle ki anlamakta çok güçlük çektiğim bir durum meydana geldi.
"Erkeklerin yanlarında gezdirdikleri bayanların görüntüsü..."
Her yaz geldiğinde düşünürüm. Hadi bayan güzelliğinin farkında değil. Peki sen? Sen onun erkek olarak taşıdığı güzelliğin farkında değil misin? Farkındaysan yanında o şekilde sevdiğini gezdirmen ona karşı saygısızlık ve hakaret değil mi? Onun güzelliğinin herkes tarafından izlenmesinden rahatsız olman gerekir. Gerekmez mi? Olmuyorsan da ona değer vermemen gerekir.
Fakat bir çok erkek(sevgili) bundan ziyade yanlarında taşıdıkları bayanların dekoltelerine 'sınırlı dekolteye karşı değilim' algısında müsade ediyorlar. Bu da kendi göz aşinalıkları ile doğru orantılı seyrediyor zannediyorum. Gözünün alıştığı, her yerde gördüğünden öteye müsade etmiyor. Oysa ki erkek içgüdülerine sahip olan bir bireyin bu aşinalığı ve normalliği anlayabilmesi bana hiç normal gelmiyor. Açık bir bayan olsaydım bile yanında o şekilde beni gezdiren bir erkeğe saygı duyabileceğimi düşünmüyorum. Keza açık bir bayan olduğum zamanlarda da bunun hududu bu şekildeydi.
Kadın çıplaklığını ele aldığımızda; erkekler imani bir şuura erişip gözünü haramdan koruduğunda, hangi kadın açılıp saçılarak sokağa çıkar? Onun sokağa o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından zinetlerine bakılması değil midir? Demek, mü'min erkekler gözlerini haramdan koruduğunda,  kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olacaktır. Metin Karabaşoğlu' nun anlatımıylada aynı sonuca çıkan bir sosyo-teolojik analizdir bu. Gerek mü'min erkeklere, gerek mü'mine kadınlara söylenen ilk söz " Gözünüzün önüne gelen haramları ortadan kaldırın" değildir : "Sen gözünü koru."

"Aslına bakarsınız daha en başta ayetin hitabında mü'min erkekler ve mü'mine kadınlar tanımıyla meselenin kilidi açılmış olur. Çoğu kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadığımız, gelen emre lâyıkınca uymayı başaramadığımız için de, içimizi hem suçluluk, hemde ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa daha en baştaki iman anahtarınınhakkını verip mü'minlerden olabilsek, gerisi kolayca gelecektir."

3 Mayıs 2013 Cuma

Edison-Işk

Herşey kardeşimin ''Edison ışığı keşfederek tüm insanlığa hizmet etmiş biri, peki ebediyen cehennemde mi kalacak'' sorusuyla başlamıştı.
''Eğer iman üzere ölmediyse evet'' cevabını vermiştim.
Son nefesinde Allah'ın iman nasip edip etmediğini bilmediğimiz için kesin yargılara varabileceğimiz bir husus değildi. Ancak kesin olan Allah'ın kelamıyla sabit idi; Allah'ı tanıyarak yapılmamış, Allah için yapılmamış hiç bir hizmet, hizmet hükmü taşımazdı. İlla niyet illa niyet. Bu yüzden değil miydi bizim dinimizin amelden çok niyete hususi dikkat çekmesi...
Kardeşim ile geçen kısa söyleşinin ardından payıma derin tefekkür düşmüştü. Işık... yada ışıksızlık...
''Allah'ım Edison eğer son nefesinde tevhide layık görülmemişse onun azabını hafiflet...''
Olmadı...samimi olmadı. Candan çıkmadı. Candan çıkmayan semaya ulaşır mıydı?
Işığın kıymetini 21.yy insanı olarak arada bir kesilen elektrik ile bilmek ne kadar hakkaniyetli olabilirdi ki? Tesadüf bu ya! Ben bunları düşünedururken odamın lambası patladı. Ve yine tesadüf o ki kardeşim bana en düşük wattlı bir ampul aldı geldi. Öyle bir ampul ki; ne insanın odaya giresi geliyor ne de ince bir iş yapılabiliyordu. Hani insanı kör eden ışık denilenden... Hususi ampulü değiştirmek istemedim Edison'a samimi dua edebileyim diye. Yaklaşık 3 ay boyunca hergün ışığa şükrederek Edison'un azabına ferahiyet diledim. Küfür üzere öldüyse af diledim.
3 ay boyunca kitap okurken gözlerim mi ağrımadı, karanlık odanın ruhuma verdiği sıkıntıdan içim mi daralmadı vs vs. İnsan ancak bunları yaşayarak ışığın ve mucidinin kıymetini bir nebze anlayabiliyormuş.

Bugün sürecimi tamamladığıma inanarak gidip 100 wattlık bir ampul aldım. Kendim avizeye takarak yanışını seyrettim. Odama güneş doğmuş gibi oldu. Işıktan gözlerim dahi kamaştı.Yada aşktan...Aşkın kökü ışk olduğundan...bir ilişki vardı aşk ile ışık arasında. Hem madden hem manen. Madden kelime kökenlerinde bileşiklik vardı manen anlam köklerinde...

Bu hal üzere; ışk ile şükremi yanarsınız Edison'un olası azabına mı?
Aşk uğruna ya Rab...Işk uğruna...

29 Nisan 2013 Pazartesi

İslamdaki tesettürü başörtüsü algılayarak; başlarımızı örttük!

Enteresan şeydir erkeklerin geneli bayanların tesettür fıkhına okadar hakim ki... Enteresan olan ise kendi tesettürlerini bilmezken bayanlarınkine bu kadar hakim oluşları. Ve kendilerine bakmaksızın bayanların tesettürleri hakkında gelişi güzel konuşmaları... Örtülü bayanların bilmeden de olsa takva boyutunda örtünmelerini diliyorlar. Ya sizin takvadan esame taşımayan örtülerinizi ne edeceğiz? Her zaman olduğu gibi kendimizden ziyade karşımızdakine bakıyoruz.
Peki erkekler bu konuda haksızlar mı?
Hayır değiller. Ne acı ki değiller. Maalesef öyle bir tesettür modası oluştu ki erkeklerin kendilerine bakmaksızın kolayca eleştirebileceği bir düzeye geldi. Moda diyorum çünkü etrafı gözlerken gerçekten böyle bir akım görünüyor. Gelişi güzel takılan şallardan tutunda hadisde belirtilen giyinik çıplaklara kadar herkesin başında bir örtü. Peki bu neyin örtüsü? Allah'ın emrettiği örtü mü gerçekten. Yoksa sizin örtünüz mü? 
Ruhumuzu günahlara örtmeden başımızı örtmeye kalkıştığımızdan geliyor bunlar hep başımıza. Bu sebeple de tesettürün özüne inemiyoruz. Ve topluma şöyle bir bakıldığında Allah için kendi iradesi ile örtünen ile geleneksel, aile baskısı, akımsal örtünenin farkı bariz olarak görülüyor. 

Bir de şu var tabi. Ne kadar örtünürsen okadar takvalısın... Takvayı örtü ile belirleyen bir zihniyet.Fıtrat olarak bayanlar Allah'a yaklaştıkça yani takva sahibi oldukça Allah'ın güzellik sıfatıyla vuku bulduklarını kavrarlar. Bunu kavradıkça örtüler üzerine örtüler çekerler. O kadar ki gözlerini dahi örtme gereksinimi duyarlar. Başım gözüm üstüne... Fakat günümüzde birçok bayanın örtülere bürünmeleri bu şekilde cereyan etmiyor. Bilinen bu takva zuhuru, taklit olarak gerçekleştirilmek isteniyor gibi. Yani yine ruhu yüceltmeden zahiri yücelterek "mış" gibi yapma sendromu. Çarşafın içerisinde gezerken dedikodu yapabilmek... Oysa Allah farz olarak sana örtüyü emretti, sen ise ötesinde bir adım ile Allah'a yaklaşmak isteyerek çarşafa girdin ancak ötedeki farz adımlara varmadan, diğer farzları yerine getirmeyerek... Bilmem yanlış mıdır düşüncem ancak inancın samimiyet ile yüceleyeceğine inanıyorum. Allah'a karşı samimi olmak ise bambaşka bir boyut... Farzları oturtmadan hemen istiyoruz ki takva ehli olalım Allah'a uzanan merdivenleri üçer beşer çıkalım. Fakat bu şekilde nefesimiz tıkanıp yolun ortasında kalakalıyoruz. 

Cihan Aktaş bir yazısında tesettürün dünden bugüne çizgisine bakmıştı. Kendi zamanlarında örtünün bir gayesinin ve şeklinin olduğunu vurgulamıştı. Bugünün bayanları gayesini mi yoksa şeklini mi kaybetti? Genelleme yapmak çok mümkün olmasa da şeklin gayeyi gölgelediği aşikar. Zira sosyolojik açıdan temeline baktığımızda çok da yadsınacak bir durum değil bu. Bu zamana kadar tesettürlü bayanlar toplumda kendilerini kabul ettirmek için hep çabalayan kesim oldu. Genellikle dış görünüşü ile dışlanan o tesettürlü bayanlar bugün tesettürleriyle kabul edilebilmenin çabasını verirken, gayeden sapmalar meydana geldi. Diğerleri gibi modern görünmek adına önce cilbaplardan vazgeçildi sonra eteklerden derken ortaya neidüğü belirsiz bir görüntü çıktı. Buna giyim sektörü de aynen hizmet edince... 
Oysa Allah örtünmenin biçimini bildirirken şekline karışmamıştı. Yani bulunulan toplumun örf adetlerininde islam üzerindeki etkisi hasebiyle böyle bir özgür alan bırakılmıştı. Fakat bu zamana kadar tesettürlü hanımlar okadar  tek tipleştirildi ki normal olarak bu zamanın tesettürlü hanımları da bugün buna reaksiyon gösteriyorlar. Çünkü ilk defa bu kadar özgür bir ortam yakaladıklarına inanıyorlar. Ancak yakalanılamayan nokta tarz sahibi olmak ile gaye sahibi olmanın paralel seyredilebilecek noktası. Tek tipleştirilen tesettür tepkisini kesinlikle anlıyorum. Tek tip olmak gerekseydi bunu Allah; şu renk şu boy giysi, örtü kullanınız şeklinde bildiremeyecek kaar aciz miydi haşa? Bizi tek tipleştirmek isteyenler ayrı...   Ama tek tipleşmeyeceğiz diye Allah'ın bildirdiği biçimden de çıkmamız gerek miyor değil mi? Maksat tarz sahibi olmaksa pekala sınırlar dahlinde insan tarz sahibi olabilir. Ancak maksat nefis de aşılamamış dikkat çekerek, beğenilme içgüdüsüyse o zaman en başa dönmek gerek. Örtünün farz olması hasebiyle sadece zorunluluk olarak takıldığı duruma geliyoruz.Tadsız namaz kılmak, sadece mideyi aç bırakarak oruç tutmak gibi bu durum. Peki siz hiç tadsız sadece ezbere birşeyler okuyarak namaz kılmadınız mı? Yada dilinizi tutamadan oruç tutmadınız mı hiç? 
Hasılı gönül takva dilese de farziyet hususunu gözden kaçırmamak gerek... 
Ödevini sırf yapmış olmak için yapan bir öğrenciyi, ödev bilinci taşıdığı için sınıfta bırakmayan bir öğretmen edasında Cenab-ı Hakka sığınmak gerek...

1 Nisan 2013 Pazartesi

Kelebeğin Rüyası Üzerine...



                             


Tüm etrafım ve eşrafım aynı şeyi söylüyor: ‘’Kelebeğin Rüyası tam senlik bir film…’’ eyvallah diyor her hafta bir gün ayarlıyor, bilet alıyor ve gidemiyorum! Vardır bir hikmet deyip gidebileceğim günü bekliyorum sabırsızlıkla. Ve nihayet film vizyondan kalkmadan gidebilme fırsatını buluyorum.

Dedikleri gibi mütebessim bir ifade ile seyre dalıyorum. Aheste aheste akıyor film, şiir tadında, dize dize, satır satır… acelesi olanların izleyebileceği bir film değil o nedenle… 


Bilindiği üzere Yılmaz Erdoğan'ın filmi Kelebeğin Rüyası. Bilinmese de tahmin edilebilir, filmdeki inceliklere dikkatle bakan birisi tarafından. Film de gerçekten büyük bir emek ve ön hazırlığın olduğu belli. Hiçbir nüansı atlamamaya çalışırcasına anlatmış Erdoğan filmi. Ve başarmış da… ‘Tanrı uludur’ diye ezan okunmasından tutunda, şairlerie bu kadar benzeyen oyuncuların ayarlanmasına,o oyuncuların onlarca kilo verdirilmesine,Muzaffer Tayyip'in tırnak yeme alışkanlığına,zamanın sigarasına kadar her incelik düşünülmüştü. Bu şekilde hazırlanılan filmlerde kendimi izleyici olarak değerli hissediyorum. Aptal yerine konmadığıma inanıyorum. Ve bunun kesinlikle önemli olduğunu düşünüyorum.












Sahi şailer dedik filmin konusuna daha gelemedik… Kelebeğin Rüyası, Zonguldak’lı şairler olarak bilinen Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayatını konu edinen bir film. Bu iki genç şairin hocalığı ise Behçet Necatigil’e ait. Yani tam bir edebiyat dünyası.Yalnız film de eksik bir şey var hala daha çözemediğim, dile getiremediğim… Çok dramatik bir konu olmasına rağmen o duyguya bir türlü giremedim. Eksik olan buydu sanırım. Başka türlü olsa o konu insanı duygulandırır,ağalatabilirdi. Fakat Kelebeğin Rüyası o denli duygularınıza yüklenmiyor. Burada bir bilinç var mı onu bilemiyorum tabi… Biraz daha belgesel sapağına yatkın bu bağlamda. Ama bir okadar da samimiyet unsuru var filmde… Hasılı öyle mi-böyle mi derken beğendim mi-beğenmedim mi ikilemlerinde gezinirken film bitiyor muhterem kâriler. Ve ben izlediğim için pek bir memnun olarak çıkıyorum salondan. En önemlisi bilmediğim iki tane gencecik, ömürlerini şiire adamış şairler tanıyorum. Sırf bu yüzden dahi minnettarım Yılmaz Erdoğan’a. Daha bu şekilde bilmediğimiz nice şairimiz var acaba… içi eziliyor insanın, bu memlekette neden her şey bu kadar zor diye feryat edesi geliyor.
Yazmak bir aşk meselesi yada bahanesi ve o aşk uğruna ömürlerini veren aşıklar var bu memlekette.
 

Şairi de sanatçısı da normal bir psikoz taşımıyorlar mağlum.Filmdede bu ahval çok net görülüyor.Verem olan şairlerin sigarayı ellerinden atamayışları her sahnede ‘âh’ ettiriyor dilime. Bir daha fikrimi teyit ediyorum; bu sanatçılar normal değil. Kimileri doğuştan bu anormalliğe sahip iken kimileri bu teze uymak maksatlı kendilerini şekilden şekle sokuyorlar orası ayrı, karıştırmayalım oraları her neyse… Bu anormali çoğu zaman farklı çalışan zekalarıda beraberinde getirdiği için filmde muazzam cümleler kuruluyor. ‘’Unutmak en iyisi. Ama unutmak zor gelir insana. Hatırlamamak daha iyi. Unutmakla hatirlamamak ayni sey degil nasil olsa!’’ Hafızasının unutma mekanizması çalışmayan insanlara ne de güzel bir teselli cümlesi…

Bu dünyada kendine yolcu diyenlere ithafen; ‘’Yolcu vazgeçmeyi bilecek.. Yoksa gölgesi boyunu aşar’’ diyorlar yinebir sahnede.

Ancak bir şair söylediğinde bu kadar manidar olacak bir söze şahitlik ediyorum ;

“Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim .Aynalardan evvel.”

Veremli öğrencileri için elinden geleni yapan Behçet Necatigil muhteşem ikilisine tebessüme neden olan şu sözleri söylüyor : “Bin bir zahmetle ciğerlerinizi iyileştirmeye çalışıyoruz.Birde başımıza kalp işi çıkarmayın ” :)

Çok hoşuma giden bir cümle daha kalıyor zihnimde ‘’Kız şiirden anlıyorsa beni seçer. Anlamıyorsa zaten senin olsun.’’ :)

Binaenaleyh film üzerimde istenen etkiyi yapıyor ; eve gelir gelmez başlıyorum Rüştü Onur-Muzaffer Tayyip Uslu şiirleri okumaya ve yazıma son olarak yazmaya.


Öncelikle Rüştü Onur’dan…


İTİRAF

Ben,
Gülebilmemiz için ağlıyan
Ağlıyabilmemiz için gülen adam.
Ben bir tarik-i dünya.
Hallac-ı Mansur'dan sonra
Benim derim yüzülecek
Zonguldak'ta
Ve gözlerime mil çekilecek.

Ben bir tarik-i dünya
Ne ev ne bark
Ne çoluk çocuk sahibi.
Bütün malım mülküm
Ellerim ayaklarım
Ve gözlerim.
Kupkuru bir kuyudayım ki
Yusuf'u özlerim.

Nasip


Nasibin dalda çocuk 

Uzan uzan dallara 

Nasibin yolda çocuk 

Düş düş yollara

Nasibim sensin çocuk 

Seni yağmur gibi 

Bulut gibi 

Gönderen sağ olsun bana

14 Şubat 2013 Perşembe

'Bezirgân' oyunu üzerine


Kadıköydeyiz…BEZİRGÂN oyununu izlemek üzere…

Öncelikle Bahtiyar Engin beye teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bir önceki oyunları üzerine yazdığım yazıyı o denli beğenmişler ki o denli de güzel eleştirdiler bendenizi. Eleştirileri çok haklı ve yerindeydi bundan mütevellit  bu seferki yazımda hiçbir emeği atlamadan öncelikle oyun ekibini tanıtmak isterim sizlere…

Bezirgân; Moliere’in TARTUFFE’sinden bir uyarlama.En son gittiğim oyun Hamlet olunca ve uyarlan(ama)mışlık yüzünden Hamlet gibi bir eserden soğuyunca açık söylemek gerekirse bir acaba mı diye düşünmedim değil…Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Bu sefer hakikaten iyi uyarlanmış bir oyun izledim. Bezirgân oyununu uyarlayan: İ.H.T’ye bunun için teşekkür etmeli. Zira toplumsal değerlere,sorunlara ve hissiyata dokunmadığı sürece(ki Hamlet) bir oyundan zevk alınabileceğini düşünmüyorum. Bir noktada izleyiciye dokunmanız gerek. Ve sanıyorum İstanbul Halk Tiyatrosu bu değinme işini iyi biliyor.

Oyunun başrollerini Cem Davran,Bahtiyar Engin,Şebnem Bozoklu,Faruk Akgören ve Erkan Can paylaşıyor. Yan rollerde ise(özellikle seslendirmede çok başarılı olan) Selin Yeninci,Aytek Önal, Selim Can Yalçın ve Ali İl yer alıyor. Alevli günlerde oyuncu olarak da izlediğimiz Yıldıray Şahinler ise oyunumuzun yönetmeni.

Çok iyi bir oyunculuk izledik dememe gerek yok sanıyorum. Hele ki seslendirmeler… Erkan Can’ı ve Bahtiyar Engin’i bayan rolleri canlandırırken kesinlikle görmelisiniz. Ancak dikkatimden kaçmayan bir hususa değinmek istiyorum naçizane. Oyun esnasında Cem Davran Erkan Can ile karşı karşıya geldiğinde muhakkak bir anlık kopma yaşıyor(yada bizim denk geldiklerimizde böyle oluyor) fakat çabuk toparlanıyor. Bir seyirci olarak o anlarda sanki sahnedekilerle bir yakınlık kuruyorsunuz.Sanki görev o anlarda bize düşüyor.’’Bir şey olmaz bir şey olmaz J biz görmedik bile, haydi devam’’ diyoruz içimizden. Bu fakir o hissiyatı seviyor. Lâkin Şebnem Bozoklu konsantrasyonumu dağıtacak kadar çok koptu oyundan.Kafasını çevirerek fazlaca gülmeler yaşadı. Tiyatro ilmine sahip olmadığım için bunun iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğunu bilemiyorum. Bizimki ancak seyirci tarafı…

Öncelikle belirtmeliyim ki izlemekten çok büyük keyif aldığım bir oyun oldu. Çok keyifliydi ama bir Alevli Günler de değildi… Oyun sonrasındaki sohbette oyuncularından da aynı kanaati duyduğum için paylaşabileceğimi düşünüyorum.Bunun için oyunun biraz daha oturması gerekiyormuş. Alevli Günler kadar eski bir oyun olmayışının bunda önemli payı varmış. Kısacası bir daha gelmeliyiz sonucuna vardık.

Peki Bezirgân’ın konusu nedir?

Bir memleket sancısı haline gelen din istismarı ve din tüccarlarlığı. Tüccarlık diyorum zira başka açıklaması yok. İslamda tebliğ şarttır eyvalllah. Ancak tebliğ ile tüccarlık arasındaki farkı da biliriz elhamdülillah!

Bir sahte dindarın, insanların nasıl gözünü boyadığını ve ona inanan insanların nelerini kaybettiğini konu alan oyunda oldukça ironilerde yok değildi. Güzeldi. İslamiyeti, Müslümanlığı bilmeyen ülkemde tabiri caizse oldukça rahat top koşturulabilen bir alan bu. Çünkü miskin bir milletiz. Araştırmadan, soruşturmadan inanan ve saplanan. En vahimide bu…(dinsizide, dini bilmeden dindar olanı kadar saplantılı)

Ne yani kimseye inanmayalım mı şimdi biz? Diye düşünebiliriz.

Elbette inanacağız ancak araştırmadan bilmeden değil. Zira inandığın kişi yanlış bile olursa Allah’a hesap verirken ‘’Allah’ım ben bana verdiğin zahir ilimlerler test ettim ve tarttım ve ona göre inandım.’’ diyebilmeliyiz. Hocanın da alimin de evliyanında tanınma kriterleri var. Kime göre neye göre? Ayete göre hadise göre. E ozaman?

Hasılı oyun bu akışta seyrederken sona geliyoruz. Ve Cem Davran öyle bir cümle kuruyor ki muhterem kâriler... Oyunun en vurucu sahnesiydi bu fakire göre. Oyun bittikten sonra bir müddet o cümleyi tefekkkür etmek durumunda kalıyorum. Ve oyunu asıl ozaman takdir ediyorum. Ne mi dedi?

‘Sen aslında bensin, bende sen’ !

Bütün oyun bu cümle de gizliymiş meğer. Çünkü bunu söyleyen adam dindar bir adam, söylediği kişi ise din tüccarı olan adam. Müthiş bir yakalama. Yani her dindarın içindeki tüccarı anlattılar bize aslında. Burada ki kastım kesinlikle yanlış anlaşılsın istemem. Aslında mesaj şu; bir tüccar sattığı ürünü tanır öyle değil mi? Hatta kullanabildiği, kendinde sergilediği takdirde ise alıcı bulması kolaylaşır. İşte aynen öyle. Bu din tüccarları da aslında kendilerini dindar zanneden insanlar(daha bayağısını karıştırmak istemiyorum). Misal günümüzde kendini mesih ilan eden birçok insan kendini iyi Müslüman olarak adlediyor. Maşallah’larımız var bildiğiniz üzere… İşte kimi zaman kendininde farkında olmayan din tüccarları olabiliyor. Kendini dindar zannedenlerden… Peki neyin dini bu? Hak dini olmadığı aşikarda peki neyin dini? Biraz görsel biraz toplumsal biraz işitsel bir din anlayacağınız…

Oysa asıl mesele Müslüman olmakta. Yani en azından bazılarımız için öyle. Biz ise dindar,İslamcı, dinci, muhafazakar vs vs olmaya çalışıyoruz. Sadece Müslüman olabilsek âh olabilsek…

Bu şekilde gerçekleşen bir tefekküre sebep olduğu için dahi bu oyun izlenesi sevgili tiyatro izleyicileri…