29 Nisan 2013 Pazartesi

İslamdaki tesettürü başörtüsü algılayarak; başlarımızı örttük!

Enteresan şeydir erkeklerin geneli bayanların tesettür fıkhına okadar hakim ki... Enteresan olan ise kendi tesettürlerini bilmezken bayanlarınkine bu kadar hakim oluşları. Ve kendilerine bakmaksızın bayanların tesettürleri hakkında gelişi güzel konuşmaları... Örtülü bayanların bilmeden de olsa takva boyutunda örtünmelerini diliyorlar. Ya sizin takvadan esame taşımayan örtülerinizi ne edeceğiz? Her zaman olduğu gibi kendimizden ziyade karşımızdakine bakıyoruz.
Peki erkekler bu konuda haksızlar mı?
Hayır değiller. Ne acı ki değiller. Maalesef öyle bir tesettür modası oluştu ki erkeklerin kendilerine bakmaksızın kolayca eleştirebileceği bir düzeye geldi. Moda diyorum çünkü etrafı gözlerken gerçekten böyle bir akım görünüyor. Gelişi güzel takılan şallardan tutunda hadisde belirtilen giyinik çıplaklara kadar herkesin başında bir örtü. Peki bu neyin örtüsü? Allah'ın emrettiği örtü mü gerçekten. Yoksa sizin örtünüz mü? 
Ruhumuzu günahlara örtmeden başımızı örtmeye kalkıştığımızdan geliyor bunlar hep başımıza. Bu sebeple de tesettürün özüne inemiyoruz. Ve topluma şöyle bir bakıldığında Allah için kendi iradesi ile örtünen ile geleneksel, aile baskısı, akımsal örtünenin farkı bariz olarak görülüyor. 

Bir de şu var tabi. Ne kadar örtünürsen okadar takvalısın... Takvayı örtü ile belirleyen bir zihniyet.Fıtrat olarak bayanlar Allah'a yaklaştıkça yani takva sahibi oldukça Allah'ın güzellik sıfatıyla vuku bulduklarını kavrarlar. Bunu kavradıkça örtüler üzerine örtüler çekerler. O kadar ki gözlerini dahi örtme gereksinimi duyarlar. Başım gözüm üstüne... Fakat günümüzde birçok bayanın örtülere bürünmeleri bu şekilde cereyan etmiyor. Bilinen bu takva zuhuru, taklit olarak gerçekleştirilmek isteniyor gibi. Yani yine ruhu yüceltmeden zahiri yücelterek "mış" gibi yapma sendromu. Çarşafın içerisinde gezerken dedikodu yapabilmek... Oysa Allah farz olarak sana örtüyü emretti, sen ise ötesinde bir adım ile Allah'a yaklaşmak isteyerek çarşafa girdin ancak ötedeki farz adımlara varmadan, diğer farzları yerine getirmeyerek... Bilmem yanlış mıdır düşüncem ancak inancın samimiyet ile yüceleyeceğine inanıyorum. Allah'a karşı samimi olmak ise bambaşka bir boyut... Farzları oturtmadan hemen istiyoruz ki takva ehli olalım Allah'a uzanan merdivenleri üçer beşer çıkalım. Fakat bu şekilde nefesimiz tıkanıp yolun ortasında kalakalıyoruz. 

Cihan Aktaş bir yazısında tesettürün dünden bugüne çizgisine bakmıştı. Kendi zamanlarında örtünün bir gayesinin ve şeklinin olduğunu vurgulamıştı. Bugünün bayanları gayesini mi yoksa şeklini mi kaybetti? Genelleme yapmak çok mümkün olmasa da şeklin gayeyi gölgelediği aşikar. Zira sosyolojik açıdan temeline baktığımızda çok da yadsınacak bir durum değil bu. Bu zamana kadar tesettürlü bayanlar toplumda kendilerini kabul ettirmek için hep çabalayan kesim oldu. Genellikle dış görünüşü ile dışlanan o tesettürlü bayanlar bugün tesettürleriyle kabul edilebilmenin çabasını verirken, gayeden sapmalar meydana geldi. Diğerleri gibi modern görünmek adına önce cilbaplardan vazgeçildi sonra eteklerden derken ortaya neidüğü belirsiz bir görüntü çıktı. Buna giyim sektörü de aynen hizmet edince... 
Oysa Allah örtünmenin biçimini bildirirken şekline karışmamıştı. Yani bulunulan toplumun örf adetlerininde islam üzerindeki etkisi hasebiyle böyle bir özgür alan bırakılmıştı. Fakat bu zamana kadar tesettürlü hanımlar okadar  tek tipleştirildi ki normal olarak bu zamanın tesettürlü hanımları da bugün buna reaksiyon gösteriyorlar. Çünkü ilk defa bu kadar özgür bir ortam yakaladıklarına inanıyorlar. Ancak yakalanılamayan nokta tarz sahibi olmak ile gaye sahibi olmanın paralel seyredilebilecek noktası. Tek tipleştirilen tesettür tepkisini kesinlikle anlıyorum. Tek tip olmak gerekseydi bunu Allah; şu renk şu boy giysi, örtü kullanınız şeklinde bildiremeyecek kaar aciz miydi haşa? Bizi tek tipleştirmek isteyenler ayrı...   Ama tek tipleşmeyeceğiz diye Allah'ın bildirdiği biçimden de çıkmamız gerek miyor değil mi? Maksat tarz sahibi olmaksa pekala sınırlar dahlinde insan tarz sahibi olabilir. Ancak maksat nefis de aşılamamış dikkat çekerek, beğenilme içgüdüsüyse o zaman en başa dönmek gerek. Örtünün farz olması hasebiyle sadece zorunluluk olarak takıldığı duruma geliyoruz.Tadsız namaz kılmak, sadece mideyi aç bırakarak oruç tutmak gibi bu durum. Peki siz hiç tadsız sadece ezbere birşeyler okuyarak namaz kılmadınız mı? Yada dilinizi tutamadan oruç tutmadınız mı hiç? 
Hasılı gönül takva dilese de farziyet hususunu gözden kaçırmamak gerek... 
Ödevini sırf yapmış olmak için yapan bir öğrenciyi, ödev bilinci taşıdığı için sınıfta bırakmayan bir öğretmen edasında Cenab-ı Hakka sığınmak gerek...

1 Nisan 2013 Pazartesi

Kelebeğin Rüyası Üzerine...



                             


Tüm etrafım ve eşrafım aynı şeyi söylüyor: ‘’Kelebeğin Rüyası tam senlik bir film…’’ eyvallah diyor her hafta bir gün ayarlıyor, bilet alıyor ve gidemiyorum! Vardır bir hikmet deyip gidebileceğim günü bekliyorum sabırsızlıkla. Ve nihayet film vizyondan kalkmadan gidebilme fırsatını buluyorum.

Dedikleri gibi mütebessim bir ifade ile seyre dalıyorum. Aheste aheste akıyor film, şiir tadında, dize dize, satır satır… acelesi olanların izleyebileceği bir film değil o nedenle… 


Bilindiği üzere Yılmaz Erdoğan'ın filmi Kelebeğin Rüyası. Bilinmese de tahmin edilebilir, filmdeki inceliklere dikkatle bakan birisi tarafından. Film de gerçekten büyük bir emek ve ön hazırlığın olduğu belli. Hiçbir nüansı atlamamaya çalışırcasına anlatmış Erdoğan filmi. Ve başarmış da… ‘Tanrı uludur’ diye ezan okunmasından tutunda, şairlerie bu kadar benzeyen oyuncuların ayarlanmasına,o oyuncuların onlarca kilo verdirilmesine,Muzaffer Tayyip'in tırnak yeme alışkanlığına,zamanın sigarasına kadar her incelik düşünülmüştü. Bu şekilde hazırlanılan filmlerde kendimi izleyici olarak değerli hissediyorum. Aptal yerine konmadığıma inanıyorum. Ve bunun kesinlikle önemli olduğunu düşünüyorum.












Sahi şailer dedik filmin konusuna daha gelemedik… Kelebeğin Rüyası, Zonguldak’lı şairler olarak bilinen Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayatını konu edinen bir film. Bu iki genç şairin hocalığı ise Behçet Necatigil’e ait. Yani tam bir edebiyat dünyası.Yalnız film de eksik bir şey var hala daha çözemediğim, dile getiremediğim… Çok dramatik bir konu olmasına rağmen o duyguya bir türlü giremedim. Eksik olan buydu sanırım. Başka türlü olsa o konu insanı duygulandırır,ağalatabilirdi. Fakat Kelebeğin Rüyası o denli duygularınıza yüklenmiyor. Burada bir bilinç var mı onu bilemiyorum tabi… Biraz daha belgesel sapağına yatkın bu bağlamda. Ama bir okadar da samimiyet unsuru var filmde… Hasılı öyle mi-böyle mi derken beğendim mi-beğenmedim mi ikilemlerinde gezinirken film bitiyor muhterem kâriler. Ve ben izlediğim için pek bir memnun olarak çıkıyorum salondan. En önemlisi bilmediğim iki tane gencecik, ömürlerini şiire adamış şairler tanıyorum. Sırf bu yüzden dahi minnettarım Yılmaz Erdoğan’a. Daha bu şekilde bilmediğimiz nice şairimiz var acaba… içi eziliyor insanın, bu memlekette neden her şey bu kadar zor diye feryat edesi geliyor.
Yazmak bir aşk meselesi yada bahanesi ve o aşk uğruna ömürlerini veren aşıklar var bu memlekette.
 

Şairi de sanatçısı da normal bir psikoz taşımıyorlar mağlum.Filmdede bu ahval çok net görülüyor.Verem olan şairlerin sigarayı ellerinden atamayışları her sahnede ‘âh’ ettiriyor dilime. Bir daha fikrimi teyit ediyorum; bu sanatçılar normal değil. Kimileri doğuştan bu anormalliğe sahip iken kimileri bu teze uymak maksatlı kendilerini şekilden şekle sokuyorlar orası ayrı, karıştırmayalım oraları her neyse… Bu anormali çoğu zaman farklı çalışan zekalarıda beraberinde getirdiği için filmde muazzam cümleler kuruluyor. ‘’Unutmak en iyisi. Ama unutmak zor gelir insana. Hatırlamamak daha iyi. Unutmakla hatirlamamak ayni sey degil nasil olsa!’’ Hafızasının unutma mekanizması çalışmayan insanlara ne de güzel bir teselli cümlesi…

Bu dünyada kendine yolcu diyenlere ithafen; ‘’Yolcu vazgeçmeyi bilecek.. Yoksa gölgesi boyunu aşar’’ diyorlar yinebir sahnede.

Ancak bir şair söylediğinde bu kadar manidar olacak bir söze şahitlik ediyorum ;

“Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim .Aynalardan evvel.”

Veremli öğrencileri için elinden geleni yapan Behçet Necatigil muhteşem ikilisine tebessüme neden olan şu sözleri söylüyor : “Bin bir zahmetle ciğerlerinizi iyileştirmeye çalışıyoruz.Birde başımıza kalp işi çıkarmayın ” :)

Çok hoşuma giden bir cümle daha kalıyor zihnimde ‘’Kız şiirden anlıyorsa beni seçer. Anlamıyorsa zaten senin olsun.’’ :)

Binaenaleyh film üzerimde istenen etkiyi yapıyor ; eve gelir gelmez başlıyorum Rüştü Onur-Muzaffer Tayyip Uslu şiirleri okumaya ve yazıma son olarak yazmaya.


Öncelikle Rüştü Onur’dan…


İTİRAF

Ben,
Gülebilmemiz için ağlıyan
Ağlıyabilmemiz için gülen adam.
Ben bir tarik-i dünya.
Hallac-ı Mansur'dan sonra
Benim derim yüzülecek
Zonguldak'ta
Ve gözlerime mil çekilecek.

Ben bir tarik-i dünya
Ne ev ne bark
Ne çoluk çocuk sahibi.
Bütün malım mülküm
Ellerim ayaklarım
Ve gözlerim.
Kupkuru bir kuyudayım ki
Yusuf'u özlerim.

Nasip


Nasibin dalda çocuk 

Uzan uzan dallara 

Nasibin yolda çocuk 

Düş düş yollara

Nasibim sensin çocuk 

Seni yağmur gibi 

Bulut gibi 

Gönderen sağ olsun bana

14 Şubat 2013 Perşembe

'Bezirgân' oyunu üzerine


Kadıköydeyiz…BEZİRGÂN oyununu izlemek üzere…

Öncelikle Bahtiyar Engin beye teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bir önceki oyunları üzerine yazdığım yazıyı o denli beğenmişler ki o denli de güzel eleştirdiler bendenizi. Eleştirileri çok haklı ve yerindeydi bundan mütevellit  bu seferki yazımda hiçbir emeği atlamadan öncelikle oyun ekibini tanıtmak isterim sizlere…

Bezirgân; Moliere’in TARTUFFE’sinden bir uyarlama.En son gittiğim oyun Hamlet olunca ve uyarlan(ama)mışlık yüzünden Hamlet gibi bir eserden soğuyunca açık söylemek gerekirse bir acaba mı diye düşünmedim değil…Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Bu sefer hakikaten iyi uyarlanmış bir oyun izledim. Bezirgân oyununu uyarlayan: İ.H.T’ye bunun için teşekkür etmeli. Zira toplumsal değerlere,sorunlara ve hissiyata dokunmadığı sürece(ki Hamlet) bir oyundan zevk alınabileceğini düşünmüyorum. Bir noktada izleyiciye dokunmanız gerek. Ve sanıyorum İstanbul Halk Tiyatrosu bu değinme işini iyi biliyor.

Oyunun başrollerini Cem Davran,Bahtiyar Engin,Şebnem Bozoklu,Faruk Akgören ve Erkan Can paylaşıyor. Yan rollerde ise(özellikle seslendirmede çok başarılı olan) Selin Yeninci,Aytek Önal, Selim Can Yalçın ve Ali İl yer alıyor. Alevli günlerde oyuncu olarak da izlediğimiz Yıldıray Şahinler ise oyunumuzun yönetmeni.

Çok iyi bir oyunculuk izledik dememe gerek yok sanıyorum. Hele ki seslendirmeler… Erkan Can’ı ve Bahtiyar Engin’i bayan rolleri canlandırırken kesinlikle görmelisiniz. Ancak dikkatimden kaçmayan bir hususa değinmek istiyorum naçizane. Oyun esnasında Cem Davran Erkan Can ile karşı karşıya geldiğinde muhakkak bir anlık kopma yaşıyor(yada bizim denk geldiklerimizde böyle oluyor) fakat çabuk toparlanıyor. Bir seyirci olarak o anlarda sanki sahnedekilerle bir yakınlık kuruyorsunuz.Sanki görev o anlarda bize düşüyor.’’Bir şey olmaz bir şey olmaz J biz görmedik bile, haydi devam’’ diyoruz içimizden. Bu fakir o hissiyatı seviyor. Lâkin Şebnem Bozoklu konsantrasyonumu dağıtacak kadar çok koptu oyundan.Kafasını çevirerek fazlaca gülmeler yaşadı. Tiyatro ilmine sahip olmadığım için bunun iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğunu bilemiyorum. Bizimki ancak seyirci tarafı…

Öncelikle belirtmeliyim ki izlemekten çok büyük keyif aldığım bir oyun oldu. Çok keyifliydi ama bir Alevli Günler de değildi… Oyun sonrasındaki sohbette oyuncularından da aynı kanaati duyduğum için paylaşabileceğimi düşünüyorum.Bunun için oyunun biraz daha oturması gerekiyormuş. Alevli Günler kadar eski bir oyun olmayışının bunda önemli payı varmış. Kısacası bir daha gelmeliyiz sonucuna vardık.

Peki Bezirgân’ın konusu nedir?

Bir memleket sancısı haline gelen din istismarı ve din tüccarlarlığı. Tüccarlık diyorum zira başka açıklaması yok. İslamda tebliğ şarttır eyvalllah. Ancak tebliğ ile tüccarlık arasındaki farkı da biliriz elhamdülillah!

Bir sahte dindarın, insanların nasıl gözünü boyadığını ve ona inanan insanların nelerini kaybettiğini konu alan oyunda oldukça ironilerde yok değildi. Güzeldi. İslamiyeti, Müslümanlığı bilmeyen ülkemde tabiri caizse oldukça rahat top koşturulabilen bir alan bu. Çünkü miskin bir milletiz. Araştırmadan, soruşturmadan inanan ve saplanan. En vahimide bu…(dinsizide, dini bilmeden dindar olanı kadar saplantılı)

Ne yani kimseye inanmayalım mı şimdi biz? Diye düşünebiliriz.

Elbette inanacağız ancak araştırmadan bilmeden değil. Zira inandığın kişi yanlış bile olursa Allah’a hesap verirken ‘’Allah’ım ben bana verdiğin zahir ilimlerler test ettim ve tarttım ve ona göre inandım.’’ diyebilmeliyiz. Hocanın da alimin de evliyanında tanınma kriterleri var. Kime göre neye göre? Ayete göre hadise göre. E ozaman?

Hasılı oyun bu akışta seyrederken sona geliyoruz. Ve Cem Davran öyle bir cümle kuruyor ki muhterem kâriler... Oyunun en vurucu sahnesiydi bu fakire göre. Oyun bittikten sonra bir müddet o cümleyi tefekkkür etmek durumunda kalıyorum. Ve oyunu asıl ozaman takdir ediyorum. Ne mi dedi?

‘Sen aslında bensin, bende sen’ !

Bütün oyun bu cümle de gizliymiş meğer. Çünkü bunu söyleyen adam dindar bir adam, söylediği kişi ise din tüccarı olan adam. Müthiş bir yakalama. Yani her dindarın içindeki tüccarı anlattılar bize aslında. Burada ki kastım kesinlikle yanlış anlaşılsın istemem. Aslında mesaj şu; bir tüccar sattığı ürünü tanır öyle değil mi? Hatta kullanabildiği, kendinde sergilediği takdirde ise alıcı bulması kolaylaşır. İşte aynen öyle. Bu din tüccarları da aslında kendilerini dindar zanneden insanlar(daha bayağısını karıştırmak istemiyorum). Misal günümüzde kendini mesih ilan eden birçok insan kendini iyi Müslüman olarak adlediyor. Maşallah’larımız var bildiğiniz üzere… İşte kimi zaman kendininde farkında olmayan din tüccarları olabiliyor. Kendini dindar zannedenlerden… Peki neyin dini bu? Hak dini olmadığı aşikarda peki neyin dini? Biraz görsel biraz toplumsal biraz işitsel bir din anlayacağınız…

Oysa asıl mesele Müslüman olmakta. Yani en azından bazılarımız için öyle. Biz ise dindar,İslamcı, dinci, muhafazakar vs vs olmaya çalışıyoruz. Sadece Müslüman olabilsek âh olabilsek…

Bu şekilde gerçekleşen bir tefekküre sebep olduğu için dahi bu oyun izlenesi sevgili tiyatro izleyicileri…

28 Ocak 2013 Pazartesi

Öldükten sonra yakılmak

Erkan Can’ın söylediği gibi ‘’Tiyatrodur. İyidir.’’

Güzeldir tiyatrolar. Anlatılmak istenenin en ince ve keyifle aktarımıdır. Toplumsal konuların,sorunların gayet iyi işlendiği bir tiyatro toplulumumuz var. Ancak hep belli bir kesimin talep ve istekleri söz konusu ediliyor tek yadırgadığım mevzu bu. Mesela bir başörtüsü konusu veyahut saçmalığı neden konu edilmez? Diğer bütün yasaklara bu kadar hassas tiyatrocularımız bu konulara gelince neden bu kadar tutuk kalabiliyorlar?
Çünkü maalesef ki oyuncularımız da bir taraf oluşturduklarından, kendi görüşlerinin çerçevesinden dışarı çıkan oyunlara karşı mesleksel objektifliği gösteremiyorlar. Umarım bir gün kendilerini sadece oyuncu olarak tanımlar ve her kesime hitap edebilecek oyunları da oynayabilirler. Belki birgün…

Bugün başrollerini Erkan Can ve Cem Davran’ın paylaştığı oyun olan ‘Alevli Günler’i izledik. Öncelikle şunu söylemeliyim ki Cem Davran’ın müthiş performansı ile gülmekten kendimizden geçtik. Erkan Can’ın ustalığına edecek söz zaten haddime düşmüyor. Epi-topu 4 kişilik olan bu güzel oyunun konusu Türkiye’de yaşayan bir Türkoloji profesörünün Şaman olarak yaşama ve ölme trajedisi. Trajedi diyorum çünkü maalesef memlekette farklı görüş ve inançtaki insanlara yapılan muamele ortada. Bu sadece başka din veya ırka mensup olanlara has bir handikapta değil ayrıca. Müslümanı da aynı sıkıntılarda. Tek tip Müslüman istiyorlar. Tek tip kültür. Tek tip din vs vs… farklılıklara toleransımız çok alt limitlerde. 

Mağlumunuz bir Şaman geleneği olan öldükten sonra yakılma durumu Türkiye’de namümkün maalesef. Bu maalesef kısmını dillendirdiğim zaman arkadaşlarımın biri şaşkın gözlerle bana bakıyor. Bu tepkiyi benden beklemez edada. Neden şaşırıyorsun ki diyorum. Müslüman bir ülke mi burası ki yakılmak yasak olsun. Müslüman değil mi diye bir hayret ifadesi daha… Müslüman olan toplum, devletimiz Müslüman değil diyorum. Anayasa da devletin dini kısmında ne yazıyor ? Müslüman mı?!
Eğer devlet Müslümanlığı kabul etmiş olsaydı anlayabilirdim yakılma isteğinin reddini. İslam devleti olsaydı Türkiye( İslam devleti deyince aklına İran ve Arabistan gibi ülkelerini getirip islamın bu olduğuna inanan insanlar yazımın devamını okumasınlar rica ediyorum.)bu reddi kabul ederdim. Ancak ne idüğü belirsiz bir hal üzere yaşarken neden yakılmak istenince namümkün oluyor. Nihayetinde Müslüman devlet değilsin.
Bir de semavi dinlere mensup olanlar her türlü icazete sahipken yakılmak neden batıl oluyor. Onlarda her türlü geleneksel,dinsel seramoniler yapılıyor.  Semavi dinlerin biri harici, yek diğerleri Hakkımı gösteriyor ki?!
Neden kendine Müslümanım demeyen birine illa Müslüman muamelesi yapmaya çalışılıyor? Avaz avaz gayrimüslim olduğunu söyleyen birine Müslüman muamelesi yapmak da zannediyorum İslam ile pek bağdaşmıyor. Zira bu davranışın İslam penceresindende sakıncaları söz konusu. Elbette ki Hak dininde böyle bir vasiyet uygulanamaz. Kişi müslümanım dedikten sonra böyle bir vasiyet bıraktığı takdirde uygulanmamalı, eyvallah… Ancak hem devletinin dini İslam olmayacak yani islama göre yönetilmeyeceksin hem islama aykırı davranışta istemeyeceksin. Başka ?

1946 yılında çıkarılan bir yasa ile kişilerin öldüklerinde yakılma hakları var esasında hatta Ankara’da fırınları bile var. Fakat cenaze işlemleri belediyelerce yürütüldüğünden belediye yönetmeliğinde net bir şekilde aykırılık maddesi olmasada belediye tasarrufuna göre mümkün yada namümkün oluyor. Bu da hükümet direktifleri ile paralel doğrultuda…
Son zamanlarda Antalya’ya yerleşen yabancı turist sayısının artması hasebiyle belediye, krematoryum kurma faaliyetlerini başlatmış. Senede 200 yabancı yakılma talebiyle Diyanet İşleri’ne başvuruyormuş. Bununla beraber bu kişisel hak sanıyorum artık daha bir gün yüzüne çıkacaktır.

Velhasılı oyunumuza dönecek olursak; fakir Alevli Günler oyununu beğenerek ve bolca gülerek izledi. Muhteşem bir tiyatroculuk seyretti. Şamanizm konu edilirken asla bir anti-müslümanlık propagandası yapılmadı. Sadece bu memlekette Şaman ve bilim adamı gibi iki sıkıntılı vasıfa sahip olan bir bireyin hikayesi anlatıldı. Vaktiniz olursa görmenizi nacizane tavsiye eder,iyi seyirler dilerim.

22 Ocak 2013 Salı

Sedası...

Bazı geceler olur insanın kalbi uyumazdı.Bu sebeple mi diyorlardı; "Aşıklar uyumaz"ı...
Aşk uyutmuyordu zahir insanı. Gecenin nuru nar olur da, yakardı maksadı. Bir gönül ki güllerden sadrı.Neylesin Leyla'nın feryad-ı kasrı. Ey iştiyakımın niyazı; mabuduma ettirme feryadı...

25 Aralık 2012 Salı

Âmine adına...

O zamanlarda yaşamak isterdim!..
Zaman M.S 570 ler...isminde Âmine'liği taşıyan hangi ademoğlu istemezdi ki annelerin en şereflisi olmayı...
O zamanlar ki; Fil vakasını gören Âmine
O zamanlar ki; babası Vehb'i kaybedip ağlamayan Âmine
O zamanlar ki; karnında alemlerin Efendisini taşıyan Âmine
Rabbinden bizatihi ilhamlanan Âmine...
Bu zamansa ; değil Rabbinden ilhamlanan Âmine'ler Rabbini bilmeyen-bilemeyen Âmine'ler zamanı.
Heyhat!

O öyle bir Âmine'ydi ki örtü onun saçında,bedeninde değildi. Örtü onun ta isminde başlıyordu. Â da zuhur ediyor,vukû buluyordu.

Şapkasız bir Türkçe yavan,manasız ve de anlamsız. Şapka harflerin örtüsüdür. Rabbin onlarda bile gizlediği güzelliğin; perdesidir. Artık onları bile soydu insanoğlu. Kendi çıplaklığı yetmedi, harflerin örtüsüne dikti gözünü...
Bundan mütevellit Âmine'nin â'sını örtmekle başlamalı Âmine'ler örtünmeye...